Güiza?nın asıl tanıması gerekenler...

Fenerbahçe?nin yeni transferi Daniel Güiza imzasını atıyor, Saracoğlu?nun çimlerine ilk kez ayak basıp top sektiriyor, kendine özgü ?Okçu? hareketini yapıyor ve ardından soluğu FB TV?de alıyor.

Fenerbahçe’nin yeni transferi Daniel Güiza imzasını atıyor, Saracoğlu’nun çimlerine ilk kez ayak basıp top sektiriyor, kendine özgü ‘Okçu’ hareketini yapıyor ve ardından soluğu FB TV’de alıyor. Akabinde de ‘Gündem’ programında Yasir Kaya’nın sorularını yanıtlıyor. Söyleşinin sonlarına doğru Kaya, “Fenerbahçe’de kimleri tanıyorsunuz?” diye soruyor. Güiza da sorunun İspanyolcasını çevirmenden duyduktan sonra sıralamaya başlıyor: “Uğur ve Alex. İkisi de Sevilla maçlarında çok iyi oynamıştı. Roberto Carlos’u zaten biliyorsunuz, onu bütün dünya tanıyor.” İşte bu noktada ekranda bu söyleşiyi izlerken gülmeye başlıyorum. Ah Güiza ah, Uğur Boral’ı, Alex’i tanımışsın ne fayda. Sana gerçekten tanıman gerekenlerden bahseden yok. Oysa bu topraklara adım attığın andan itibaren Alaattin Metin’i tanıyacaksın, Gürcan Bilgiç’i tanıyacaksın, Selçuk Yula’yı tanıyacaksın, Kemal Belgin’i tanıyacaksın, Ercan Saatçi’yi tanıyacaksın, Ziya Şengül’ü tanıyacaksın, Ahmet Çakar’ı tanıyacaksın... Velev ki onları tanımadın, bu yakada işin zor. Ayrıca sana bir iyilik daha yapayım; eğer ki gol attın, korkma, el üstünde tutulacaksın, “Adamı boşa La Liga’da kral yapmazlar, bu işi biliyor” diyecekler, ola ki ağlar yerine boşluğu dövdün, “Adam zaten ilk defa yurtdışına çıkıyormuş. Golcü olsaydı Real, Barcelona isterdi, zaten o kadar parayı da buna kim saysın” diyecekler. Ve sen bu sezonu işte bu yargılar arasında geçirip gideceksin. Mayıs ortasında da ya defterin dürülecek, ya da senin yanına konulacak partnerin nasıl olması gerektiğinin tarifleri kaplayacak spor sayfalarını. Ben yine de sana şimdiden, hayatında görüp görebileceğin (ama şükür ki Türkçe bilmediğin için en azından başlarda etkisini pek hissetmeyeceğin) en vahşi ‘cadı kazanı’na ‘Hoş geldin’ diyeyim...
***
İki sezon öncesi bugünler (hatta tarih de vereyim, 8-9 Ağustos 2006)... Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi ön eleme maçı için Kiev’de. Takım antrenman yapıyor, grubun yanına gelmek isteyen bir adam da, polis kordonunu yarmaya çalışıyor. Ukrayna polisi kimlik soruyor. Adam, bir şey göstermiyor, ısrarla ‘Prezidan, Prezidan’ diyerek Sarı-Lacivertli yöneticilerin bulunduğu yeri işaret ediyor.
Polis karşısındakinin neyi kastettiğini pek anlamıyor ama geçmesine müsaade ediyor. Futbol âlemleriyle ilgilenenlerin çok iyi bildiği gibi son bir haftaya Rıdvan Dilmen’in, Fenerbahçe muhabirlerine ilişkin görüşleri damgasını vurdu. Geçmişin futbolcusu ve
teknik adamı, şimdiki zamanın yorumcusu sezon başı kamplarıyla ilgili olarak muhabirlerin yıllardır hep aynı ifadeler içeren haberler geçtiğini yazarken ‘Sıkıldım artık’ başlığını kullandı. Bu yargı, Sarı-Lacivertli takımı izleyen muhabirleri hem üzdü, hem de kırdı. Mehmet Demirkol da, meseleye daha genel bir çerçeve-den bakarak bunun sistemin bir ürünü olduğunun altını çizdi. Kısaca, ‘Spora bu kadar sayfa ayırırsanız ancak böyle dolar’ demeye getirdi. Akşam yazarı Alaattin Metin de dayanamadı topa girdi ve Rıdvan’a kendince ‘ayar’ verdi.
Hazret, Rıdvan’a şu cümleler eşliğinde saldırdı: “Rıdvan Dilmen gazetelerdeki kamp raporlarından sıkılmış. Futbolcuların kilo vermelerini, hocaların sert, disiplinli olmalarını gazetecilerin yazmamasını istemiş. O zaman sen gel, idmanları takip et. Bu işi bu kadar çok biliyorsan, niye az paraya yorumculuk yapıyorsun? Al bir takımı çalıştır, daha çok para kazan. Oturduğun yerden sallamak kolay...” Valla, Rıdvan kendi açısından haklı, Demirkol da, muhabirler de... Biliyorum, Nasrettin Hoca’nın fıkrasındaki gibi oldu ama yine ortada farklı bir durum var; bu öykünün tek haksızı Alaattin Metin. Yukarıda naklettiğim olayın kahramanı olan Metin’in uzun zamandır, başkan Yıldırım’ın ‘yarenliği’ (bu yarenlik öyle bir paye ki, son Prag maçında olduğu gibi maçı başkan ve yönetim kuruluyla birlikte ‘özel’ şemsiyenin altında izleyebiliyorsunuz) olduğunu herkes biliyor. Ukrayna polisine yarım yamalak bir şekilde “Ben başkanın adamıyım” demek için çabalayan biri, Rıdvan’a ahlak ve meslek dersi vermeye nasıl yeltenir, burası bir muamma. Rıdvan’ın yorumculuğunda birçok yönden prob-lem olduğunu ben de kabul ediyorum ama yine de futbolumuz açısından değişik bir figür olarak tarihe kalacak. Ya Alaattin Metin? Acaba basın tarihimiz onu hangi özellikleriyle geleceğe bıra-kacak dersiniz? Bu arada geçenlerde spor basını hakkında yazı kaleme alan ve Rob Hughes’u geç de olsa keşfetme mutluluğuna erişen Serdar Turgut, niye uzaktaki ormana bakıp övgülere boğarken yanı başındaki ağaçları görmez, dahası budamaz; burası da ayrı bir muamma.
***
Biliyorsunuz ‘Ergenekon’un karakutusu’ olarak adlandırılan Tuncay Güney, geçen perşembe günü Kanada’nın Toronto kentinden 32. Gün’e katıldı. Güney program sırasında gazetecilere yönelik suçlamalarda bulundu ve bazı isimlerin ‘çift meslekli gazeteciler’ olduğunu söyledi. Bu şu demekti, bazı gazeteciler istihbarat için de çalışıyor.
Güney, bence yine de sınırlı eleştirilerde bulundu. Ya spor basınına el atsa ve deşifreye soyunsaydı? Malum, hem spor yazarı olup hem de takım taraftarlığı yapan o kadar çok isim var ki, etraf ‘çift meslekli spor gazetecisi’nden geçilmiyor. Üstelik bu işi gönüllü yapıyorlar. Gerçi bir zamanlar emeklerinin karşılığında kendilerine Passat hediye edilenlerden de bahsedilmişti ama bildiğim kadarıyla olay Susurluk gibi örtbas edilip gitti..