'Güneşli Pazartesiler'i beklerken

Öyle ya da böyle önümüzdeki sezonun bir futbolsever için heyecanı yüksek faaliyetleri arasında Şenol Güneş'in Beşiktaş çatısı altında yapacakları ön planda olacak.

Takımlar teknik direktör koltuğunu yeni bir isme teslim ederken bu elbette bir kabuk değişikliği ihtiyacının da ifadesi olur. Ama malum ekonomik koşullarda bütün bir takımın iskeleti değişemeyeceğine (diyelim ki değişti, mesela geçen sezonun Trabzonspor’u Halidhodziç’le bunu denedi, sonucu hep birlikte gördük) göre, mesele kimi detaylardaki noktasal hamlelerdedir. Yeni sezona göz atıldığında bu genel kabulun yansıması mıdır değil midir, zaman gösterecek ama Beşiktaş özelinde Slaven Bilic’le Şenol Güneş arasındaki bayrak değişimi, en azından ruh ve duruş anlamında en doğru tercih gibi gözüküyor.

Hırvat teknik adamın ne yapıp yapamadığı malum, Güneş’in ise siyah beyazlı takımla neler yapabileceğini de, geçmişe bıraktığı izlerden çözmek ya da görmek mümkün... Her ne kadar lig kariyerinde ‘Şampiyonluk’ etiketiyle buluşamasa da (lütfen bu konuda 2010-11 sezonu üzerinden bilinen tartışmaları sahaya sürmeyelim derim) Şenol Hoca, hali hazırda bu ülke futbolunun gördüğü en yüksek çıtanın (2002 Dünya Kupası üçüncülüğü) sahibidir.

ÖZEL DOKUNUŞLAR

Ama Güneş’i değerlendirirken bu tür unvanların dışında başka meziyetlerine vurgu yapmamız gerekiyor sanırım. Geride bıraktığımız sezon Bursaspor’a oynattığı futbol mesela. Yeşil beyazlıların lig ve kupa mesailerini hesaba kattığımızda ‘resmi’ maçlarda toplam 96 gole ulaşması mesela. Lakin Şenol Hoca’yı galiba asıl olarak yetenekleri belli ama bir türlü istenilen seviyelere gelememiş, standartlarını yakalayamamış isimler üzerindeki özel dokunuşuyla tanımlamamız gerekiyor. Uzak geçmişte, Trabzonspor döneminde Burak Yılmaz, yakın geçmişte Bursaspor döneminde de Volkan Şen, bu meseledeki en belirgin örneklerdir.

OĞUZHAN’IN ‘RESTORASYON’U

Böylesi bir tablo içinde Şenol Güneş’in Beşiktaş serüvenindeki ilk önemli ‘restorasyon’ çalışması sanırım Oğuzhan Özyakup özelinde olacaktır. Bilic’e ilişkin en önemli eleştirilerden biri böylesi bir yeteneği bir türlü kazanamaması, yeterince verim elde edememesi ve takıma olan katkısını bir türlü arttıramamasıydı. Gerçi ben bu konuda Hırvat teknik adama haksızlık yapıldığı kanaatindeyim. Oğuzhan örneğinde başarılı olamayan Bilic, Gökhan Töre seçeneğinde ise en azından genel bir tablo içinde başarılı olmuştu. Yani iş biraz da futbolcunun kendisinde bitmiyor mu? Öte yandan Güneş’in elinde sihirli bir değnek yok, zaten hoca da parlattığı yeteneklere ilişkin, “Ben sadece önlerini açıyorum” şeklinde açıklamada bulunuyor.

ROMANTİĞİN DERDİ BAŞKA!

Tabii şöyle bir durum da var, hedef odaklı takımlarda yarış sürerken yarını oluşturmak ne denli mümkündür? Hele hele bir teknik direktör olarak sizin ertesi sezon orada görev yapıp yapmayacağınız bile belli değilken... Belki de Güneş, sistemin bu konudaki zaafını bildiği için çalıştırdığı takımların yarınına yön vermekten öte kimi oyuncuların yarınına yön vermeye eğilmek zorunda kalıyor.

Neyse, öyle ya da böyle önümüzdeki sezonun bir futbolsever için heyecanı yüksek faaliyetleri arasında Şenol Güneş’in Beşiktaş çatısı altında yapacakları ön planda olacak. Beşiktaş taraftarı uzun süredir ‘Güneşli Pazartesiler’e hasret, tecrübeli teknik adamın tabii ki asli görevi takımı ‘Mutlu son’la buluşturmak ama bizim gibi ‘romantik’lerin derdi de hep aynı ana karakterler etrafında dönüp duran bir sistemde anlatılabilecek, kulak vermeye değecek öyküler peşinde koşmak. Güneş şimdiye kadar bu türden öyküler sundu bize. Umarım bu sezon da devamları gelir...