Hal ve gidişatımız

YÖK'ün akredite öğrenciler diye bir uygulamasını da gördük. 'Herkesin başbakanı', ne yazık ki her öğrencinin başbakanı olamıyor

Savaş bu kez de bizi teğet geçer mi yoksa içine çeker mi? Hoş, artık 2. Dünya Savaşı’na katılmadığımız için “Erkekliğimizi öldürdüler” türünden sızlanacak bir kitle yok, açıkça “Savaşa evet” diyen de. Ama yine de ‘Savaşa hayır’ pankartlarıyla yürüyenler hem copu hem de biber gazını yemeye devam ediyor. Bu ahval ve şerait içinde küçük bir gezintiye çıkalım…

Malum AKP Kongresi’ne alınmayan gazeteciler diye bir sorun yaşadık. Lakin Başbakan, “Burası bizim düğünümüz, istediğimizi alır istediğimizi almayız” diyerek meseleyi kestirip attı. Bu tavrın, düz bir mantıkla okunmasında da şöyle bir yola sapabiliriz: Mesela Başbakan ya da kimi bakanlar, üniversitelere konuşmaya, ödül almaya, açılışlara vs. katılıyorlar. Bu faaliyetler sırasında da kimi öğrenciler ya slogan atarak ya da pankart açarak protestoya soyunuyor. İşte bu aşamada da dövülüp gözaltına alınıyor arada da bir güzel biber gazını yiyorlar. İyi ama orası da onların yeri, onların evi, belki de onların düğünü. Onlar da sizi orada görmek istemiyor olabilir, yani sizi (gönüllerinde de olsa) akredite etmemiş olabilirler. O halde niye onlara bunca şiddet, bunca celal.

Ama asıl felaket akreditasyonun tüm bir toplum geneline yayılma tehlikesi. Malum Ankara Üniversitesi’nin açılış törenine Başbakan Erdoğan da katılınca iş bambaşka bir havaya büründü. Yüzlerce çevik kuvvet polisi üniversiteye gönderildi, protestoculara biber gazıyla müdahale edildi ama en ilginci, Başbakan’ı akredite edilen öğrenciler izledi. Benim zamanımın ilkokul karnelerinin sağ tarafında ‘Hal ve gidiş’, ‘Arkadaşlarıyla iyi geçinme’, ‘Aldığı bir görevi tek başına yapabilme’ gibi ibareler ve bunların karşısında öğretmenlerin bu alanda verdiği notlar bulunurdu. YÖK yıllarca üniversiteleri liseleştiriyor diye eleştirildi. AKP iktidara geldiğinde, bu 12 Eylül kurumunu kaldırmak yerine, ‘Faşizmin iyi yönlerini alma politikası’nın bir uzantısı olarak YÖK’e de sahip çıktı. Sonuç, YÖK’ün üniversitelerinde akredite öğrenciler diye bir uygulama da gördük. ‘Herkesin başbakanı’, ne yazık ki her öğrencinin de başbakanı olamıyor. Olamadığı gibi toplumsal ayrımlar artık üniversitelerden başlıyor. Bir anlamda ilk ve ortaöğretim bariyerlerine takılmadan üniversitelere kadar gelebilmiş ‘aykırı ve farklı sesler’ de ‘Biat toplumu’na ayak uyduramamanın bedelini akredite olamayarak ödüyor yani.

Cumhuriyet dönemine ait binaları ortadan kaldırmayı kafaya takan iktidar, özellikle ANAP döneminde çok moda olan bir anlayışa da göz kırpıyor: Tarihi addedilen yapılara yeni işlevler kazandırmak yani… ANAP’lılar eski okulları otele çeviriyordu, şimdilerde de Radyoevi binasının Birleşmiş Milletler’e verilme iddiaları ortalığı karıştırıyor. İsmail Utkular, Doğan Erginbaş ve Ömer Güney üçlü mimarlar grubunun elinden çıkma bu şahesere niye böyle bir kader biçildi, bilinmez. Acaba ‘Balyoz Davası’yla ‘Darbe olasılığı’nın ortadan kaldırılması böyle bir kararın alınmasına mı yol açtı? Malum, darbeciler ilk olarak radyoyu ele geçirirdi. Darbe yoksa, Radyoevi de yok mu demek isteniyor?

Galatasaray’ın 2-0 yenildiği Braga maçında Burak Yılmaz’ın kaçırdıkları saç baş yoldurdu. Mücadeleyi Bağış Erten ve Efkan Bucak’la birlikte TT Arena’da izledim. Karşılaşma bitiminde başlık için gazeteyi aradım. Servistekilerin kafasında ‘Braga Allah aşkına’ vardı, takımın ikinci yarıda oynadığı oyunu ve döktüğü teri düşünerek ağır bir ifade olduğunu düşündüm. Benim önerim ise ‘kişiye yönelik’ti: ‘Braga 2, Burak’a 0’. Bu kez de Bağış, “Abi, Burak’ı hedef gösteriyorsun” dedi, biz de yine Braga üzerinden türetilmiş kelime oyununa dayalı bir başka başlığı tercih ettik. Ama yine de ‘Braga 2, Burak 0’ içimde ukte kaldı, paylaşayım dedim…

Önce mikrofonlarımızı İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’e uzatıyoruz: “100 yıl sonra toplumun yarıya yakını köy ya da mahallede olacak. Geriye dönüşün gerçeğini yaşayacaklar. Gelecek gene köydedir, kırsaldadır.” Sonra da Thomas More, Jules Verne, Karl Marx, Campanella ve George Orwell’a lanet okuyoruz… Hepsi bize ‘Ütopya’ adı altında yanlış gelecekler vaat etti, oysa gelecek yanı başımızda, en yakın köydeymiş.