Hayatta ben en çok babamı savundum...

Cinayetten suçlanan yargıç babasını savunmak durumunda kalan bir avukatın öyküsünü anlatan 'Yargıç'ta Robert Downey Jr. ve Robert Duvall döktürüyor.
Hayatta ben en çok babamı savundum...

Taşra, son dönem sinemamızda öykülerin bir şekilde dönüp dolaşıp aktığı ana yatak... Biraz da ‘Orada bir yer ver uzakta’ mantığıyla filmlere sızan taşrayı, elbette ki herkes farklı tarif ediyor. Masumiyetin, geçmişin, bozulmamışlığın da; büyük kentin tüm ıstırap veren öğeleriyle küçük ölçekte yeniden inşa edildiği yerin de mekânı orası. Kuşkusuz kimilerine göre de iyi ve kötüyü aynı anda barındırmanın da kesişim noktası…

İş Hollywood’a gelince genel bir perspektifte benzer tasvirlerle önümüze atılıyor taşra. Oradaki tanımlarda da yine ön planda masumiyet var. Parantez biraz daha açıldığında ise büyük kente gidip bir şekilde geri dönenin çarçabuk sıkıldığı ama öte yandan da hâlâ bozulmamış bazı değerleriyle özlem duyduğu bir yerin tarifine soyunuluyor: Eski arkadaşlar, eski sevgili, ah o eski günler… Tabii ki kaçıp gittiği geçmişin parçası olan eski (ailevi) sorunlar…

Bu haftanın öncelikli filmi ‘Yargıç’ (‘The Judge’), Amerika dolaylarından bir taşra hikâyesi anlatıyor… Chicago’lu fiyakalı avukat Hank Palmer, annesinin cenazesi dolayısıyla uzun bir aradan sonra doğup büyüdüğü topraklara geri döner. Kasaba adeta bıraktığı gibidir… ‘Yargıç’ olan babası Joseph Palmer’la eski problemleri de tıpkı kasaba gibi yerli yerindedir. Bir an önce kendi hayatına, kendi gerçekliğine dönmek ister ama babasının cinayetle suçlanması üzerine davanın avukatlığını üstlenir…

‘AİLE DEĞERLERİ’NE YERİMİZ VARDIR

‘Şanghay Şövalyeleri’, ‘Wedding Crashers’ gibi sulu sepken nitelenecek komedilerle tanınan David Dobkin’in gülümsetecek kimi sahnelerle bezeli ama ağırlıklı olarak dramaya kayan son çalışması ‘Yargıç’, yukarıda altını çizdiğim ‘Taşrada zaman’ çerçevesinde bir öyküymüş gibi başlıyor. Daha sonra filmi ‘John Grisham ruhu’ sarıyor ve hikâye mahkeme salonuna taşınıyor. Dobkin bütün bu trafik esnasında duygusal sahnelerin üstesinden geliyor ve baba-oğul arasındaki soğuk rüzgârlar eşliğinde rotasını doğrultmayı başarıyor. Kuşkusuz bu uğraşta en büyük destek iki büyük oyuncudan, iki Robert’dan (!) geliyor: Babada emektar Robert Duvall, oğulda da Robert Downey Jr. bazen yalnız, bazen de karşılıklı döktürüyorlar… Burada belki asıl vurgu yapılması gereken şey Downey Jr.’ın Amerikalı bir eleştirmenin de altını çizdiği gibi kariyerinde ‘Benjamin Button’vari bir gençleşme yaşadığı. Tecrübeli aktör ‘Iron Man’ ve ‘The Avengers’ serilerindeki ‘süper’ kahraman tiplemelerine ara verdiğinde de oyunculuk anlamında ‘süper’liğe soyunuyor diyerek övgülerimizi sunalım! Diğer performanslara gelince: Hank’in eski sevgilisinde Vera Farmiga, ağabeyi Glen’de Vincent D’Onofrio, maktulün avukatı Dickham’da Billy Bob Thornton gayet iyiler… Filmin bizim kuşağa yönelik bir sürprizi var: Cinayet davasına bakan yargıç Warren’da ‘Beyaz Gölge’nin ‘Koç Reeves’ı Ken Howard’a rastlıyoruz.

Sonuç? Evet, yine ‘Aile değerleri’ne ilişkin örtülü bir hamaset var, yine kardeşler arası klişe dağılımlar var, yine âsinin yola gelmesi var ama her şeye rağmen ‘Yargıç’ özellikle iyi oyunculuk performanslarıyla kendisini izletiyor…