Kayabaşı yolcusu kalmasın!

Diyanet'e ne oluyor? Bu kurum her şeyden bağımsız, 'din ve devlet işleri' ayrılmış bir refleksin ifadesi değil mi?

Başbakan Erdoğan cumartesi günü Malatya ziyaretinde, yine kendinden olmayan herkese ayar verirken bir yandan da bugün açıklanacağı ilan edilen ‘Demokrasi Paketi’nden de bahsediyordu. Aynı güne damgasını vuran asıl ‘paket’ ise bambaşka bir yerden geliyordu:

Diyanet, ‘Gezi olayları’ sırasında önemli bir ‘rol’ (ahlaki bir rol elbette) üstlenen Bezmiâlem Valide Sultan Camii müezzini Fuat Yıldırım’ı teftiş sürecinin selameti açısından Başakşehir’e bağlı Kayabaşı Köyü’ne, aynı caminin imamı Halil Necipoğlu’nu Zeytinburnu’na, Beyoğlu Müftüsü’nü de Karadeniz Ereğli’ye ‘hava değişimi’ için yollamıştı. Halk arasındaki adıyla ‘Sürgün’ olan bu işlem, sadece ve sadece doğruyu söylemenin bedeliydi. Diyanet elbette her bir hamleye kendince gerekçeler bulmuştu ama önemli olan vicdandaki gerekçelerdi ve içinden geçtiğimiz dönemde üzerinden konuşulmaya değer şeylerin sonunda geliyordu söz konusu olgu.

Olayı uzun uzun hatırlatmaya gerek yok, bu köşeyi okuyanların hemen hepsi meseleye vâkıf, yine de gazetecilik kuralları gereği kısa bir özet geçeyim: Gezi olayları sırasında 2 Haziran gecesi çok sayıda direnişçi polisten kaçıp camiye sığınmıştı. Sonrasında başta Başbakan olmak üzere iktidar kanadı direnişçilerin camiye ayakkabıyla girdiklerini, içeride öpüştüklerini ve en önemlisi içki içtiklerini iddia etmiş, ama tüm bu iddialar (‘Görüntüleri de var’ tezine rağmen) bir türlü kanıtlanamamıştı. Peşi sıra müezzinin konuya ilişkin görüşlerini kamuoyu ilk kez İdris Emen arkadaşımızın haberi vasıtasıyla Radikal’den öğrendi. Başbakan’ın konuya el atışı ise Afrika gezisi sonrası oldu. Bu tezleri ilk kez dillendirdiği günün akşamında gazetenin Karaköy’den Beşiktaş’a giden servisine bindik; ben, Kenan Başaran ve Burak Kuru soluğu Bezmiâlem Valide Sultan Camii’nde aldık. Biz dışarıda bekledik, Burak içeriye girdi ve müezzini sordu. İmam izne çıktığını söyledi, cep telefonunu istedik, onu da vermedi. Sonrasını biliyorsunuz, emniyette sorgu ve nihayetinde ‘Kayabaşı yolcusu kalmasın’.

Ben Başbakan’ı ve iktidarı geçtim de Diyanet’e ne oluyor? Bu kurum her şeyden bağımsız, ‘din ve devlet işleri’ ayrılmış bir refleksin ifadesi değil mi? Şeyhülislam ya da bir zamanlar Batı’da kilisenin davrandığı gibi var olan iktidarın yanında kararlar almayı kendisine nasıl yediriyor? Tabii ki bu soruların naifçe olduğunun farkındayım, sadece tarihe kendimce bir not düşeyim diyorum. Bir başka naifçe soruyu da iş siyasete gelince sürekli top çeviren, ‘çiçek böcek’, sonra da tasavvuf yazan birtakım kalem erbabına soruyorum. ‘Gezi olayı’ bir anlamda ‘çiçek böcek’ olayıydı, meseleye sonradan dahil olup “İlk üç gün her şey iyiydi” teranesiyle yırttılar ve gene suçu direnişçilere attılar. Peki, bu son olay hakkında ne diyecekler? Müezzin, direnişçilerin camiye sığındığı ilk gece iyiydi, sonradan o da tıpkı hareketin geneli gibi ‘marjinalleşti’ mi? Neyse, anlayacakları dilden konuşayım, “Sultan Süleyman’a kalmayan bu dünya kimseye kalmaz, o yazdıklarınız da bu uzay boşluğunda ve zihinlerde silinmez. Ne bu dünyada, ne öte tarafta...”

Bir başka rezalet de yine tıpkı Diyanet gibi -naifçe bir bakış açısıyla- tarafsız olmasını beklediğimiz TRT’den geliyor. Kurumun ‘âlim’ diye huzurumuza getirdiği ve ramazanda katıldığı bir programda “Hamile kadınların sokakta gezmesi estetik değil. Doğru da değil” sözleriyle engin bilgisine vâkıf olduğumuz Ömer Tuğrul İnançer, yine TRT’deki ‘Ömer Tuğrul İnançer ile Gönül Dünyamız’ programında kadının ekonomik özgürlüğü için ‘aldatmaca’ dedikten sonra ‘çalışan kadınların yuvasını dağıttığını’ da iddia etti. İnançer ayrıca “Eş yoktur, zevce vardır” diyerek ‘Gönül dünyamız’ı genişlettikçe genişletmiş. Bizim adımıza ortaya çıkıp “Eurovision’a geçen sene olduğu gibi katılmıyoruz” (hoş, bu yılki karar daha kesin değilmiş ama) şeklinde görüş bildiren İbrahim Şahin’in TRT’si, şimdi de yine bizim adımıza kadınlarımızı aşağılıyor. Cinsiyetçilik, nefret suçu, insan hakları, bunların hiçbirinin önemi yok. Maksat, İnançer’in ‘gönül bahçesi’ sulansın, ürün versin. Daha önce de defalarca yazdım, kızdığı kadın sanatçıya ‘Aşüfte’ dedikten sonra o koltukta kalanın yönettiği bir kurumda kadının aşağılanmasının ne önemi var ki?