Kültür-sanat işi kolaydı ama...

İktidarda 10 yılı aşkın süredir bulunan bir fikriyat, kültür-sanat alanında pek bir hazırlıksızdı ve kendi değerlerini yaratamadı.

Önce bu sütunlarda alevlenen eski bir tartışmayı hatırlatmalıyım. Yaklaşık iki yıl önce (Şubat 2012), dünyaya muhafazakâr pencereden bakan bir sinema yazarı arkadaşımız ‘!f İstanbul’da gösterilen filmlerin sanatsal içeriğinden çok ahlaki içeriğine ilişkin bir yazı kaleme aldı. Bu yazıda söz konusu filmlerin farklı cinsel tercihleri perdeye taşıyan yapısına, tek gecelik ilişkileri anlatmasına, içki ve uyuşturucu bataklığında gezinen hayatlara kamera uzatmasına, özetle bizim örf ve âdetlerimize hiç uymayan yapıtlar olmasına içerleyen bir tavır vardı. Ama asıl önemlisi, Kültür Bakanlığı’nın bu festivale neden katkıda bulunduğu sorgulanıyor, mesele “Siz kimlere arka çıktığının farkında mısınız”a taşınıyordu. Ben de bir sinema yazarının kendi dünya görüşü açısından bu tür kriterleri olabileceğini ama en fazla kendisinin bu tür filmleri izlememekle yetinebileceğini ya da okuruna ‘Görmeyin’ önerisinde bulunabileceğini ama ondan ötesinin sansüre, yasaklamaya gireceğini belirtmiştim. Sonra tartışma büyüdü ve başka noktalara taşındı.

Zaten günümüzden bakıldığında o eşiklerin çoktan aşıldığını, bu tartışmanın masum kaldığını, bambaşka dertlerle haşir neşir olduğumuzu hayat bize gösterdi. Lakin o tartışmanın da gösterdiği bir şey vardı: İktidarda 10 yılı aşkın süredir bulunan bir fikriyat, kültür-sanat alanında pek bir hazırlıksızdı ve bugüne kadar kendi değerlerini (özellikle sinemada) yaratamadı, yaratmak yerine de karşı cephede yer alanların geldiği yeri sorgulamaya ve yapacaklarını engellemeye çalıştı. Nitekim son olarak tiyatrolara yapılan devlet desteğinde Kültür Bakanlığı ‘ahlak kriteri’ni sahaya sürdü ve kendinden olmayanlara mali yardımda bulunmamak için yeni bir icada soyundu.

Hoş son ‘yolsuzluk tartışmaları’ dolayısıyla kimlere ‘ahlak kriteri’ gerektiğini cümle âlem gördü. ‘Yolsuzluk ve rüşvet operasyonu’nun ardından yaşanan gelişmeler, yani savcılara yönelik hükümet kanadından gelen tepkiler, artı birçok polis müdürüne ya da şefine hâlâ süregelen operasyonlar, merkeze çekmeler, yer değiştirtmeler aslında AKP zihniyetinin sanat kadar hukuk ve emniyette de iktidara hazırlıksız geldiği izlenimi yarattı. Ve fakat sanat işi kolaydı, “Yasaklarsın, yardımı kesersin ve meseleyi böyle çözersin” mantığı hâkimdi iktidar kanadında. Hukuk ve emniyette ise bugün ayrı gayri düştükleri kesimle başta yola beraber çıkmışlardı. Ele geçirilen kurumlarda kendi ideolojilerinin hâkim kılınacağı bir geleceğe doğru el ele yelken açılmıştı. Artık rejim yeniden tanımlanabilir, cumhuriyet bambaşka ilkeler üzerinde yükselebilirdi. Ve fakat bu da olmadı, ortaklıkta sorunlar yaşandı ve giderek iş can alıcı hamleler boyutuna taşındı. Hukuk ve emniyette de ‘açık ofsayt’ta kalan hükümet, şimdi sürekli operasyonlarla makyaj tazeliyor.

Bu arada yaklaşan seçim trafiğiyle birlikte Başbakan Erdoğan da geçmişte yaptığı türden buluşmalara soyunuyor. Hatırlayın, sinemacıları, sanatçıları toplar, bir Necip Fazıl’dan, bir Nâzım’dan dizeler okur, “Bakın biz hepsine sahip çıkıyoruz, ne kadar demokratız” imajı çizer, bugün artık karşı cephede duran liberal abilerimiz de kendisine methiye üstüne methiye düzerdi. Neyse artık bu hamlelerin inandırıcılığı kalmadı. Peki nereye varılacak? Bunu yakın geleceğimizdeki siyasal tercihlerimiz, seçimler enikonu belirleyecek. Umarım hep birlikte doğru limanlara demir atarız…

***

Bu köşe, o dönem Radikal’in yayın koordinatörlüğünü üstlenen Bülent Mumay’ın önerisiyle başlamıştı. Her türlü meseleden dem vuracak ama zaman zaman da Radikal’in iç işlerinden anekdotlar ‘sızdıracaktı’ kamuoyuna. Her iki hedefe de ulaşıldığını düşünüyorum. Lakin 3 Eylül 2011’de ‘Dükkân içinde dükkân açma’ mantığının da bir uzantısı olarak hizmete giren ‘Vardan Ovası’, bu son yazıyla kepengini kapatıyor. Yeni bir oluşumla artık çift formam var. Radikal’in yanı sıra Hürriyet’te de oynayacağım. Dolayısıyla en azından ovadan bildirme görevim sona eriyor, selamlar sevgiler…