Ligi tanımayan nesle aşina değiliz

Ne zaman 'Üç büyükler' özellikle sezon ortasında teknik direktör değiştirdi, yeni gelecek adaylara yönelik "Ligimizi tanımalı" türünden manasızlığın manasızı bir argüman üretildi?

“Aman da kimler gelmiş” demeye fırsat kalmadan başlayıverdi ikinci yarı. Çünkü hasretin boyu o kadar uzun olmadı. Hele hele araya bir de ‘anlamsız’ grup sisteminin sonucu oynanan kupa maçları girince, futbol bir özleme pek dönüşmedi. Arda Turan’ın Barcelona macerasına “Merhaba” demesinin dışında da farklı bir gündem yoktu ‘kısa teneffüs’te ve dertler belliydi. ‘Üç büyükler’ dışında kimseye bir ilgi göstermeyen futbol kamuoyu, bu ezberle aynı sularda ve meselelerde dolaşıp durdu. Neydi o meseleler? G.Saray’ın sorunlu bölgelerine alacağı isimler ki, bu bazıları gerçekleşti. Beşiktaş kaleye ve defansın göbeğine tecrübeli eller ve ayaklar arıyordu, onlar da halledildi. Kadrosu derin ve standart üstü F.Bahçe ise sanki Diego’nun alternatifinin ve bir forvet peşindeydi ama bu ekonomik koşullarda sarı lacivertlilerin yeni isimleri getirmesi zor görünüyor, zaten bana kalırsa eldeki değerler de yeterli.

DENKLEM BELLi

Peki, 2. yarıda ne bekliyordu bizi? Bursaspor gibi bir sürpriz olmayacak, artı Trabzonspor bu yarışta yer alamayacak bir performans gösteriyor; o halde yine o klasik denklemle baş başayız: ‘Üç İstanbullu’dan biri ipi göğüsleyecek. Muhtemelen de ‘Mutlu son’a Beşiktaş ya da F.Bahçe ulaşacak. Mustafa Denizli’nin o ‘sihirli dokunuş’u (dünkü maç bu sihrin de zor olacağını gösterdi ama) bu kez de Galatasaray’a değecek mi ya da Şenol Güneşli Beşiktaş ipi göğüsleyecek mi? Bu iki mesele, önümüzdeki (kalan) 16 maçlık maratonun temel heyecan unsuru.

F.Bahçe cephesine bakıldığında ise bu verimli kadro ‘mutlu son’a ulaşmazsa “Pereira’yla olmaz” diyenler haklı çıkacak, ‘mutlu son’ gelirse de “Pereira’yla olmaz” diyenler sanki bu kez de “Bu takımı ben de şampiyon yaparım” argümanına sığınacaklar. Bir de üzerine not düşmeye değer bir veri var elimizde: Şu ana kadar Süper Lig’de 13 hoca değişikliği oldu, geçen yılın tüm sezon performansı 18. Bakalım bu sezon çark, daha kimleri öğütecek?

Genel manzara böyle lakin asıl derdim, uzun süredir aklımda olan ama bir türlü hatırlatmak için fırsat bulamadığım bir meseleydi. Ne zaman ‘Üç büyükler’ özellikle sezon ortasında hoca değiştirdi, yeni gelecek adaylara yönelik “Ligimizi tanımalı” türünden manasızlığın manasızı bir argüman üretildi? Bu yaklaşımın, dağarcığımıza ilk kez Skibbe’nin Galatasaray döneminde düştüğünü hatırlıyorum. Sarı kırmızıların aldığı bir yenilginin ardından “Ligi tanımıyor, niye yardımcısı Ümit Davala’yı gönderip rakibi izletmedi” türünden şeyler yazılıp çizilmişti. Sonrasında bu zorlama teşhis ciddi bir argümana dönüştü ve her yeni hoca seçiminde, özellikle içimizdeki ‘yabancı teknik adam düşmanlığı’ histerisi yolunda kullanılmaya başlandı.

DENiZLi TANIMIYOR MU?

Söz konusu yaklaşım Denizli’nin G.Saray’ın başına gelme aşamasında da sahaya sürüldü. Malum, Denizli futbol tarihimizin en önemli karakterlerinden biri; futbolculuğu, teknik adamlığı ve yorumculuğuyla... Dolayısıyla siz ona ilişkin bir tercih yaptığınızda böyle bir uyduruk gerekçeden yola çıkamazsınız, nitekim Denizli’nin G.Saray’ı ligde şu ana kadar 7 maç oynadı ve sırasıyla Kasımpaşa’yla 2-2 berabere kaldı, Bursa’yı 3-0 yendi, Beşiktaş’a 2-1 yenildi, Akhisar’ı 3-2’yle geçti, Kayseri’yle de 1-1 berabere kaldı. Sivas’ı 3-1 yenip, dün Osmanlı’ya 3-2 kaybetti.

Yani yedi maçta üç galibiyet, iki beraberlik ve iki yenilgi aldı. Peki Denizli, Kasımpaşa’yı, Kayseri’yi, Beşiktaş’ı tanımıyor muydu da takımının bu rakipler karşısında puan kayıplarını önleyemedi?

Daha net örnekler vereyim: Arthur Zico ligi tanımadığı ilk sezonunda F.Bahçe’yi şampiyonluğa taşıdı, ikinci sezon çok iyi tanıdığı ligde takımı ipi göğüsleyemedi, kapı önüne konuldu. Keza Eric Gerets, ilk sezonunda G.Saray’ı şampiyon yaptı, lakin artık çok iyi bildiği sularda ikinci kez yüzemedi, o da kapı önüne konuldu. Buraları geçelim, dünyaya açılalım: Barcelona’yı tanımayan, Messi’yi ezberlemeyen var mı?.. Başka sözüm yok...

Geçen hafta startı verilen ikinci yarının şiddetten uzak bir futbol ikliminde, hak edenin ipi göğüslediği bir serüvene tanıklık etmesi dileklerimle noktayı koyayım...