Manastırın ortasında var bir umut...

Çinli yönetmen Zhang Yimou'nun imzasını taşıyan 'Savaşın Çiçekleri', 1937'deki 'Nanking Katliamı' esnasında Japon mezaliminden kurtulmak için bir manastıra sığınan bir grup insanın hayatta kalma mücadelesini anlatıyor
Manastırın ortasında var bir umut...

Savaşın bütün acımasızlığı içinde ayakta kalmaya çabalayanlar, bu arada meseleye kıyısından kenarından bulaşanlar ve daha sonra öykünün ana karakteri olmak durumunda kalanlar… Ortalama bir sinemasever bile kuşkusuz bu türde çok film izlemiştir; yedinci sanatın klasiklerinden ‘Casablanca’dan ‘Schindler’in Listesi’ne ‘listeyi’ uzatmak mümkün. Bu haftanın mönüsünde yer alan ‘Savaşın Çiçekleri’nin (Jin ling shi san chai) en önemli farklı yanı ise yarışmaya Çin dolaylarından katılması…

‘Önce özetler’le klasik girizgâhımızı yapalım: Yıl 1937… Çin’i istila altındadır. Komşu topraklarda ilerleyen Japon ordusunun askerleri, kimseye acımazken insan öldürmeyi de adeta bir oyuna dönüştürmüşlerdir. Zamanın başkenti olan Nanking’de ise bir grup kız öğrenci, peşlerinde Japon askerleri, ait oldukları Winchester Manastırı’na doğru ilerlemektedir. Manastırın ölen rahibini gömmek için gelen Amerikalı John Miller ise yolda rastladığı iki kız öğrenciye katılır. Manastır sonuçta bu acımasız koşullarda sığınabilecekleri tek yerdir, lakin çok geçmeden başka konuklar da sökün eder. Genelevleri bombalanan fahişeler için de kurtuluş reçetesi aynı yerdir. Fakat gözü dönmüş Japonları, mekânın ibadet yeri olması da durdurmayacaktır. Bölüğü yok edilen Çinli bir yüzbaşının yardımıyla ilk bela atlatılır ama ya sonrası?.. Alkolik mezarcı kendisini ‘rahip’ olarak tanıtır ve peşi sıra manastıra gelen daha ‘medeni’ Japon subaylarla, öğrenciler için bambaşka bir kurtuluşun peşine düşecektir…

‘Beşinci kuşak’ üyesi
Zhang Yimou popüler kültürün zihnine önce Ang Lee’nin ‘Kaplan ve Ejderha’sına cevap niteliğinde görünen ‘Kahraman’, ‘Parlayan Hançerler’ ve ‘Altın Çiçeğin Laneti’ gibi filmleri, sonra da Beijing Olimpiyat Oyunları’nın açılış ve kapanış törenlerinin tasarımcısı olarak düşse de, sinemaseverler tarafından çok çok önceden keşfedilmiş bir değerdi. İstanbul Film Festivali sayesinde filmografisinin kilometre taşları olan ‘Kızıl Darı Tarlaları’, ‘Kırmızı Fener’, ‘Qui Ju’nun Öyküsü’, ‘Yaşamak’, ‘Şanghay Üçlüsü’ gibi yapımları izlemiştik. Yimou, İran sineması’ndan önce Batı’da esen güçlü ‘Çin sineması’ rüzgârının özellikle ‘Elveda Cariyem’le parlayan çağdaşı Chen Kaige’yle birlikte en belirgin sesiydi. Halktan gelen ve fotoğrafçılıktan sinemaya geçen Yimou, Mao’nun yarattığı evrene çok keskin eleştiriler getirmekten çok “Aslında böyle olsaydı, daha iyi olurdu” tavrında gibiydi. Her daim küçücük detaylardan doğan trajedilerin peşinde olan Yimou’ya göre sistemler ne olursa olsun ezilen ve arada kalan hep birtakım insanlar olacaktı ve o da, onların öyküsünü anlatıyordu. ‘Beşinci Kuşak’ olarak da adlandırılan bir grubun temsilcisi olan yönetmen ülke sinema geleneğini kendi içinde yeniledi, Batı’nın dikkatini çekti ve yerelden evrensele ulaşan bir noktaya taşıdı. Olimpiyat Oyunları’ndaki gövde gösterisinin ardından çektiği iki film bize uğramadı, üçüncüsü ‘Savaşın Çiçekleri’ bugünden itibaren gösterimde.

Epik bir anlatım
Geling Yan’ın ‘Nanking’in 13 Çiçeği’ adlı romanından uyarlanan yapımda Yimou, ilk dönem yapıtlarındaki küçük bireylerin ayakta kalma mücadelesi ya da son dönemdeki koreografik sinemasal gösterilerin uzağında daha evrensel bir mesajın peşine düşüyor ve üslup olarak da epik bir anlatımı yeğliyor. Hikâyenin ilk ipuçlarını sunmasının ardından sanki arkadaşı Spielberg’ün önce ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ına, sonra da ‘Schindler’in Listesi’ne uğruyor gibi. Çinli yüzbaşının Japon askerlerine karşı önce bölüğünün, peşi sıra da kendisinin verdiği mücadelenin görsel ifadesi, Yimou’nun üstün yeteneklerinin aksiyon tadında dışavurumu adeta. Çinli büyük usta manastırı da önemli bir sinemasal malzemeye dönüştürüyor, duvarları, bahçesi, alt üst katları, fahişelerin gizlendiği bodrumu, rahip odası vs’yle yapı üzerinden dar alanda harikalar yaratıyor. Öte yandan film ayrı bir hesaplaşmanın da konusu; tarihe ‘Nanking Katliamı’ olarak geçen ve Çin kökenli verilere göre 300 bine yakın insanın öldürüldüğü Japon istilası sırasında 30 ila 80 bin kadına da tecavüz edildiği bir başka gerçek. Hoş Japon tarihçiler bu sayılara itiraz etse de yaşanılan trajedileri kimse inkâr etmiyor. “Savaş esiri alınmayacak, teslim olanlar bile öldürülecek” mantığıyla ilerleyen Japonların gerçekleştirdiği katliamları ve tecavüz vakalarının çokluğunu bilmek, filmin de daha doğru bir zemine oturulmasına vesile oluyor. Öykünün ortasında meseleye dahil olan ‘Medeni subay’, müzikten hoşlandığını ve manastırdaki küçük kızlardan oluşan koroyu, üst düzeyde ordu mensuplarının dinlemek istediğini belirtiyor. Bu, karşı gelinemez ‘emir-rica’nın nereye uzanacağını kestirmek de hem rahip kılığındaki John Miller hem de 13 küçük kız için kolay oluyor. Film de bir noktadan sonra, bu zor ve hayati problemi nasıl atlatacağı yönündeki çabaların ifadesine dönüşüyor.

‘İyi de roman öyle…’
‘Savaşın Çiçekleri’nde Amerikalı alkolik mezarcıyı Christian Bale canlandırıyor. Galli oyuncu şimdiki zamanın sinemaseverleri için ‘Son Batman’ olarak hafızalara yerleşti. Ama kariyerinin ta en başında ‘Güneş İmparatorluğu’nda, minik bir İngiliz çocuğu olarak 2. Dünya Savaşı’nın içinde bulmuştu kendisini. Söz konusu film baz alındığında, Bale’i sinemaya kazandıran Steven Spielberg’dür elbette. Nitekim ‘Savaşın Çiçekleri’ndeki rolü için de Yimou’ya Bale’i tavsiye eden isim Spielberg olmuş. Bale, hikâyede açıldıkça sorumluluk alan John Miller karakterinin altından kolaylıkla kalkıyor. Fahişe grubunun en eğitimlisi olarak dikkati çeken lider karakterli Yu Mo’yu ise Ni Ni canlandırıyor. Yimou zamanında Gong Li’yi sinemaya kazandırmış, Ziyi Zhang’ı keşfetmemiş ama parlatmıştı. Kim bilir belki de Ni Ni bu gruba katılan son üye olabilir.

Amerikalı ünlü eleştirmen Roger Ebert filme ilişkin yazısında Bale’in canlandırdığı rahip karakterinin niye Amerikalı olduğuna takılmış görünüyor. “Pekâlâ Çinli olabilirdi” diyor Ebert. Yimou ise bu eleştiriden belki haberdar değil ama bu ayki Sinema dergisinde yer alan söyleşisinde sanki bilmeden cevabı vermiş: “Çünkü orijinal metin, yani roman böyleydi.”

‘Savaşın Çiçekleri’ 90 milyon dolarlık bütçesiyle Yimou’nun en pahalı filmi olmuş. Ama bana sorarsanız en karakteristik ya da en kalıcı yapımlarından biri olmayacak. Ama kayda değer sinematografisi, anti-militarist bakış açısı ve tarihsel notlarıyla ilgiyi hak ediyor. Haftanın da kâğıt üzerinde en iyi seçeneği gibi duruyor…