Nalet olsun içimdeki futbol sevgisine...

Fenerbahçe-Beşiktaş derbisi öncesi eski futbolcu-yeni yorumcu Oktay Derelioğlu, Lig TV?de maç üzerine görüşlerini sunuyor. Bir ara lafı Colin Kazım?a getirdi. Derelioğlu?nun...
Nalet olsun içimdeki futbol sevgisine...

Aragones?le Güiza?nın, Samandıra?daki bir odada yaptığı iddia edilen İspanyolca gizli konuşma, Türk gazetecinin ?kulakları?ndan kaçmadı. FOTOĞRAF: SİNAN GÜL / AA

Fenerbahçe-Beşiktaş derbisi öncesi eski futbolcu-yeni yorumcu Oktay Derelioğlu, Lig TV’de maç üzerine görüşlerini sunuyor. Bir ara lafı Colin Kazım’a getirdi. Derelioğlu’nun, ‘delişmen’ futbolcu hakkındaki görüşleri aşağı yukarı şöyleydi: “Kardeşim, iyi bir oyuncusun ama aklın dışarıda. Bırak tekrar İngiltere’ye dönmeyi. Zaten Manchester United gibi, Arsenal gibi Fenerbahçe’den büyük takımlara gitmeyeceksen, böyle bir fikre kapılma.” Futbol basınında en nefret ettiğim muhabbettir, daha büyük takım ‘olgusu’. Aurelio, Betis’e gider, “Fener’den büyük mü?” denir, Tuncay Premier Lig zevkini tadar, “Middlesbrough nedir ki?” yorumları yapılır. Derelioğlu’nun durumu ilginç tabii ki. O, futbol kariyerinde Beşiktaş, Fenerbahçe ve Trabzonspor’da forma giymiş, aynı zamanda bu kulüplerden kat kat büyük takımlardan Las Palmas, Nürnberg ve Hazar Lankaran’da (Azerbaycan takımı) oynamıştır. Şimdi adama sormazlar mı, “Nedir bu herkesi unutkan sanan yorumlar, insan önce kendine bakmaz mı?” Şansal-Erman ikilisi, önüne gelene sallarken, biraz da kendi kapısının önünü süpürse diyorum...
***
Bir başka ‘geçmişe ihanet öyküsü de Sergen Yalçın’dan. Yorumculuk serüveninin, ‘kahvehane tarzı’ndan dolayı çok çabuk eskiyeceğini düşündüğüm Sergen de derbi maçı sonrası, Mustafa Denizli’nin sahaya doğru takım çıkardığını (malum, Denizli’nin yardımcısı olacaktı, ama diploması ‘yetmedi’), Holosko’yu dışarıda bırakmasının normal olduğunu söylerken tek suçluyu ifşa etmekten de sakınmadı: Edouard Cisse... Kırmızı kartı gören Fransız’ın, arkadaşlarına ihanet ettiğini ve takımı eksik bırakarak yenilgiyi hazırladığını söyledi. Benim futbol anlayışımda Sergen de futbolculuk döneminde hep takımlarını eksik bırakıyordu. Oyunun geneline yansıtmadığı kapasitesiyle, sadece attığı klas gollerde ve paslarda vardı; gerisi ise hep eksiklik. Ama bu biliyorum ki bu tabii ki subjektif bir görüş. Ama bir tanesi öyle bir objektif ve somut ki... Dünya Kupası 98 elemeleri. Türkiye,
31 Ağustos 1996’da deplasmanda Belçika’yla oynuyor. Ay-Yıldızlılar 2-0 mağlup ama oyun dengelenmiş, teknik direktör Mustafa Denizli, ‘en büyük umudu’ olarak sahaya ‘benç’ten Sergen Yalçın’ı sürüyor. Hem de, bu aralar birlikte yorumculuk yaptığı Hakan Ünsal’ın yerine. Peki o büyük yetenek abidesi ne yapıyor. Oyuna girer girmez golünü atıyor, üç dakika sonra rakibine tükürüyor ve İngiliz hakem David Elleray’den gördüğü kırmızı kartla oyun dışında kalıyor. Cisse’ninki ihanetse, Sergen’inki (spor basının çok sevdiği bir tanımlamayla) ‘vatan hainliği’nin daniskası. Bir hatırlatayım dedim...
***
İki hafta öncesinin gündemi hatırlanacağı gibi Ankaragücü Başkanı Cemal Aydın oturmuştu. Fenerbahçe maçı öncesi, karşılaşmaya atanan hakem Halis Özkayha’yı telefonla araması tepkilere neden olan ve sonuçta PFDK tarafından 66 gün hak mahrumiyeti cezasını çarptırılan Aydın, geçen hafta Kanaltürk’te Serhat Ulueren’in sunduğu ‘Telegol’e bağlanarak ‘içini’ döktü. Daha çok kendini, futbolla olan ilişkisini ve yaptıklarının son derece ‘normal’ olduğunu aktarmaya çalışan Aydın, muhabbetin bir yerinde şöyle bir
cümle kurdu: “60 yıllık ömrümün 30 güzel senesini futbola verdim.” Şimdi trajik bir durum tabii ki. Hayatının yarısını vak ettiğin bir alanda, final koşusuna doğru nasıl bir konumdasın? Taraftarın seni sevmiyor, maçta ‘Cemal Aydın istifa’ diye vücutlarından pankart oluşturuyorlar, futbol kamuoyundaki itibarın da pek tartışmalı, spor yazarıydı çizeriydi, onlar da seni suçluyor. Olan da tabii ki, 30 güzel yıla oluyor. Tam da Muro’luk bir durum yani, “Nalet olsun içimdeki futbol sevgisine.”
***
Ertuğrul Sağlam yollandı, dolayısıya kellesi üzerinden haber üretilebilecek ve tiraj yaptırılabilecek iki isim kaldı; Luis Aragones ve Michael Skibbe. ‘Dede’, derbi zaferleriyle birkaç hafta soluklanabilir ama muhtemelen Dinamo Kiev maçı sonrası eski yorumlar yeniden gündeme gelecek. Bu arada, bu iki ismi masaya yatırırken daha çok onların deplasman maçları sonrası ifade ettiği,“Dışarıda bir puan iyidir” mantığı eleştiriliyor. “Çünkü burası Türkiye’dir ve büyüksen, içeride dışarıda üç puan alacaksın” deniyor. Elin gavuru da (isterseniz ‘Batılı’sı diyelim), futbol evrenini bu mantıkla kurmadığı için, bu eleştiri biraz fazla absürd kalıyor. Çünkü İspanya’da daha çok Real ve Barcelona kazanır ama arada bir Valencia da, Deportivo da, Atletico Madrid de şampiyon olur. Keza Almanya’da da Bayern’in hükümranlığı vardır ama Werder, Stuttgart, Dortmund, Kaiserslautern gibi takımlar da sahne alır. Dolayısıyla senin ‘demokrasi dışı’ hayatın gibi futbolun da, dışarıdan gelenin ezberini bozar. Çünkü Aragones de, Skibbe de ‘Deplasman zorluğu nedir?’ bilen ülkelerin futbol adamlarıdır. Sense devamlı oligarşinin kazandığı bir coğrafyanın üyesisin. Dolayısıyla zaten ortada bir mantalite problemi vardır. Tamam, adamları eleştir
ama konuya buralardan girme.
Yıllar önce Graeme Souness da, bayrağı Saracoğlu’na dikip kazandığı kupanın keyfini sürerken kapıya konulmasını anlayamamış, “Kupa kazandırdım ama yine de takımın başında kalamadım” diye sızlanmıştı.
***
Biraz da yazılı basın... Metalist maçı öncesi karşılaşmanın hakemi açıklanıyor: Polonyalı Jacek Granat... Sabah’ın spor sayfalarında bu haber ‘UEFA’dan tuhaf bir atama’ şeklinde yorumlanıyor. Nedeni de, yok efendim Polonya’yla Ukrayna Euro 2012’yi birlikte düzenleyeceklermiş, o yüzden hakem Metalist’i kayırabilirmiş.
Bu düzeyde bile parayona üretebilen gazetecilere sahip bir ülkeyiz yani. Adamların bu ekonomik krizde şampiyonayı düzenleyip düzenlemeyecekleri bile kuşkulu ama bizim kuşkumuz her şeyin üzerinde. Benzer bir muhabbeti, Şansal’la Erman, bir ara Porto maçının İspanyol hakemi için de yaptı, “Hocam bunlar komşu ülkeler” diye lafa girdiler ama Fenerbahçe’deki iki İspanyol, Aragones ve Güiza akıllarına geldi de, ne kadar saçmaladıklarının farkına vardılar...
Bir başka ilginç haber de 25 Kasım tarihli Hürriyet’ten... Sadi Kemal Yaşar imzalı haberde, ‘Aragones, Güiza ile Porto maçı öncesinde özel bir konuşma yaptı’ deniliyor. ‘Okçu’ya hedef gösterdi’ başlıklı haberde, şu ifadeler var: “Tecrübeli teknik adam tek forvet olarak sahaya çıkacak olan Güiza’yla kapılar ardında uzun uzun konuştu. Samandıra’da gözlerden uzak bir şekilde odaya kapanan ikili, Porto maçının hem kendileri için, hem de camia için ne kadar kritik olduklarını paylaştı. Aragones, ‘Bu maç senin maçın olmalı. La Liga’dan gol kralı olarak geldin. Okçu olarak kendini ispat ettin. Atacağın gol ve gollerle bu maçın da adamı ol!’ dedi.” Şimdi neresinden tutacağım ben bu haberi. Kapalı kapılar
ardında iki İspanyol konuşuyor ve Hürriyet muhabiri bu ‘çok gizli’ konuşmaları yazıyor. Eskiden Türk gazetelerin, ‘üstün teknoloji’yle yabancı futbolculara forma giydirme esprileri vardı; acaba Hürriyet’in üstün teknolojisi, odayı ‘teknik izleme’ye aldı, muhabir de ‘üstün’ İspanyolcasıyla konuşanları bize aktardı mı? Bir an için hepsini doğru kabul edelim, yahu koca Aragones bu kadar geyik cümlelerle mi oyuncusunu motive ediyor? Konuşmalardaki ‘dolduruşun’ düzeyi ve derinliği beni yardı da. Basınımızın hali de...