Önümüzdeki ocak sert geçecek

Birkaç yıl önceydi. Bir televizyon kanalının yeniden yapılanma sürecinde küçük çaplı bir parti veriliyordu. Zemin katta kurulan masada da, iletişimciler davetlilerin adını...

Birkaç yıl önceydi. Bir  televizyon kanalının yeniden yapılanma sürecinde küçük çaplı bir parti veriliyordu. Zemin katta kurulan masada da, iletişimciler davetlilerin adını kaydediyordu. Malum, bu tür ‘iletişim’ işleri genellikle güzel ama meseleye uzak kızlara pas edilir. Görevli kız, masaya yanaşan kişiye sordu: “Nerdensiniz?” Genç adam hemen cevapladı: “Galatasaray’dan.” Kız soru kısmını ilerletti: “Galatasaray ne?” Karşısındaki hazır cevaptı: “Galatasaray AŞ.” Bu konuşmaya şahit olan bendeniz için Hasan Kabze’nin yeri artık apayrıydı. Bizim futbolcularda bulunmayacak cinsten kıvrak zekâ ve olayları idare edebilme kabiliyetiyle kalbimde taht kurmuştu genç oyuncu. Daha sonra Beşiktaş’a attığı
iki golle takımını şampiyonluğa taşıyan isimlerden biri olarak Galatasaray tarihindeki yerini aldı. Peşi sıra da Rubin Kazan’ın yolunu tuttu. Bu sezon da bildiğiniz
gibi Rus takımıyla şampiyonluk tattı. Bu kadroda yer alan ve yolu Türkiye’den geçen isimlerin hepsi saygıdeğer, hepsi övgüyü hak ediyor.
Aralarında tek bir tartışmalı isim var; sahalardaki ‘iddaa’sını kuponlara da taşıyan ve ne yazık ki ‘Ulusoy  federasyonu’ sayesinde cezasını eksik çekerek tekrar futbol âlemine dönen Gökdeniz Karadeniz. Lakin meselemiz onunla değil. Kazan forması altında Kabze, Galatasaray’dan sonra bir kez daha şampiyonluk yaşadı. Sergei Rebrov, Dinamo Kiev ve Fenerbahçe’de yaşadığı mutluluklardan sonra benzer bir ruh durumunu bu kez Rus Ligi’nde tattı. Keza Stjepan Tomas da kariyerindeki sekizinci ‘mutlu son’a Tatar ikliminde ulaştı. Gökdeniz, Bordo-Mavili forma altında ‘şampiyonluk’ sözcüğüyle tanışmadı, o da böylesi bir duygunun sahibi oldu. Sonuç? Onlar adına konuşmak elbette anlamsız ama bir futbolsever olarak şunu söyleyebilirim; bence en değerli şampiyonlukları bu. Onlar, bugüne kadar Türkiye’de, Ukrayna’da ya da Hırvatistan’da hep ‘oligarşi’nin takımlarında, hep ‘Kazananlar’ın sınıfında sevinç gösterilerine soyundular. Bu kez, hiç ummadıkları
bir takımla, hem de Moskova’nın elitleri, CSKA’yı Spartak’ı, Dinamo’yu saf dışı ederek ‘Kazan’dılar. Dolayısıyla gerçek anlamda tarih yazdılar. Mutluluklarının ve başarılarının daim olması dileğimle.
***
Önümüzdeki ocak sert geçecek. Niye mi? Malum, yakın bir zaman öncesi futbol gündemimize Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim ’in bir spor yazarına telefonda yağdırdığı küfürler damgasını vurdu. Peki biz kamuoyu olarak bu küfürlerden nasıl haberdar olduk? O sırada bu telefon konuşmasına şahit olan bir köşe yazarı sayesinde. Yani, daha önce bu sayfalarda İbrahim Altınsay’ın da belirttiği gibi bir ‘kulak kabartma’ vesilesiyle. Hoş bu olaya kulak kabartıp kaleme sarılan kişi, daha sonra kendisi de bir kulak kabartma olayının kurbanı oldu ve bir balıkçıda konuştuklarını başka bir masadan duyan bir ‘meslektaşı’ sayesinde, nahoş olayların odağına oturdu. Ne demişler, alma Terim’in ahını, çıkar dinleye dinleye...
Neyse, bu olayın akabinde TSYD bir deklarasyon yayımlayarak Terim’i kınadı. Oysa aynı TSYD, birkaç ay önce hem Terim’in kışkırttığı iddia edilerek basın tribünlerine el kol hareketi yapan Emre Belözoğlu’nun fotoğrafını çeken muhabiri ödüllendirmiş, hem de aynı yarışmada Fatih Terim’e de ödül vererek işi dengelemeye çalışmıştı. Hikâyemize devam ediyoruz: Terim, ‘bıyıklı muhabbeti’nden dolayı TSYD’nin kendisini kınamasını içerlemiş. Çünkü bunu basına bir hakaret değil, sadece o kişinin ‘kişiliğine’ yönelik bir öfke olarak değerlendiriyormuş. TSYD’nin durduk yerde üstelik üyesi bile olmayan ‘bıyıklı’ şahsiyete niye sahip çıktığını ve kurumsal olarak niye karşısında durduğunu anlayamamış. Bu konuda kendisine TSYD’den doyurucu bir açıklama da gelmemiş.
Geliyoruz final bölümüne... Ocak ayında Antalya’da düzenlenecek olan TSYD seminerine, Euro 2008’de yarı final oynayan dört takımdan üçünün teknik direktörleri, Luis Aragones, Joachim Löw ve Guus Hiddink çağrılmış durumda. Ama bu son meseleden dolayı katılımcılar arasında Fatih Terim yok. Yani Terim, ülkesinin spor yazarlarınca düzenlenmiş bir seminerde yer alamayacak. Lakin davetliler arasında emekli Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt var. Tam bir kara mizah: Büyükanıt, sanki Terim’in yerine seminere katılıyormuş gibi!.. Buradan çıkarmamız gereken mesaj Terim’e, aslında ‘asker ruhlu’ biri olduğunu mu anımsatmak, yoksa ‘eski komutan’ın futbola olan düşkünlüğünden ve popülarite-sinden mi yararlanmak? Bunun cevabını vermek tabii ki TSYD’ye düşer. Ama cephenin diğer yanı daha da ilginç. TSYD Semineri ile aynı tarihlerde, yani 12-13 Ocak’ta yine Antalya’da Futbol Federasyonu’nun Türk Futbol Adamları Derneği ile birlikte organize ettiği bir seminer daha var. Bu seminerde de hem Fatih Terim konuşmacı, hem de halen İngiltere’yi çalıştıran ünlü İtalyan teknik adam Fabio Capello... İşte gerçek bir liberalizm, işte gerçek bir piyasa ekonomisi. İsteyen Aragones’i, Löw’ü, Hiddink’i seçsin, isteyen Terim ve Capello’yu. Ya da denklemi şöyle kurabiliriz; bir tarafta yeni ve eski Fener-bahçeliler, diğer tarafta iki eski Milanlı. Kazanan ise bu değerli teknik adamları yakından görme ve fikirlerine kulak verme fırsatını yakalayan Türk futbolseveri...
Basın mı? Onlar şu sıralar Aragones’i, daha önce Hiddink ve Löw’ü gömdükleri tarih sayfalarına sokmak için uğraşıp duruyor...