'Pala'ontolojik çağ'a dönüş!

Gezi Direnişi'nde çok sayıda ifade biçimi gördük. Ama galiba en ilginci sona kalmış: 'Esnafımızın hali pür melali'ni yansıtan 'Palalı mağdur' literatürdeki yerini çabucak aldı.

Malum, ‘Gezi Parkı Direnişi’ aynı zamanda kitlelerin kendilerini ifade biçimiydi. Herkes süreç boyunca konumu ve inandığı, yakın hissettiği, en iyi şekilde yansıttığı yöntemlerle kendini ifade etmeye çalıştı. Bu akışta son ifade biçimi de ‘esnafımızın’ hali pür melali’ni ‘satır’la ortaya koymasıydı. İddialara göre sürecin en ilginç ‘Satır’ başlarından birine imza atan S.Ç.’nin, iddialara göre 600 bin TL borcu varmış.

Görüntülerden de anlıyoruz ki S.Ç. önüne çıkan kadın direnişçinin sırtına tekmeyi basarak borçlarının silineceğini ya da bir müddet ertelenebileceğini öngörmüş amma velakin asıl önemlisi galiba bu çağda ‘Kahrolsun bağzı şeyler’in bir türlü saklanamayacağı. Eğer o görüntüler Facebook üzerinden paylaşılıp özellikle Halk TV ekranlarından defalarca gösterilmese ‘Olur böyle şeyler’ tadında kabul edilecek ve arada kaynayacaktı. Olay anında polisin S.Ç. ve yanındaki diğer ‘borçlulara’ nasıl davrandığını bal gibi gördük. Görüntüler özellikle sosyal medyada infial yaratınca söz konusu kişiler gözaltına alınmış! Sevgili Vali Mutlu ne olur kabul edin, bu filmin ‘Mutlu son’u yok, her yeni bölümde (madem futbola hâkimsiniz, anlayacağınız dilden söyleyeyim) sürekli kontrpiyede, sürekli ‘açık ofsayt’ta kalıyorsunuz (Ara not: S.Ç.’nin ekonomik dramı hakkında (!) ilginç yaklaşımlar için ‘Ekşi Sözlük’teki ‘palayla kadına saldıranın 600 bin TL borcu olması’ maddesine bakabilirsiniz. Bana düşense ‘Palalı mağdur’a şöyle seslenmek olur: “Ah be kardeşim, tercihini eylemcilerden yana yapsaydın, bugün ‘Dış mihraklar’ ve ‘faiz lobisi’, borcunu anında sıfırlamıştı!”).

Açık ofsayt meselesine gelince... AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in Mısır’daki askeri darbeye ilişkin şu çözülmesi bir harikaydı: “Halkın parasıyla satın alınmış silahları halka doğrultursanız tarihi bir yanlış yapmış olursunuz.” Sahi, ‘Diğer yüzde 50’ye’ günlerce doğrultulan onca biber gazı, onca tazyikli su, onca plastik mermi, TOMA’ların benziniydi şusuydu busuydu ve bunca şiddeti uyguladı diye polise verdiğiniz ‘ikramiye parası’ hangi halkın cebinden çıkıyor Sayın Çelik? ‘Ofsayt’tan ziyade görüp de “Pozisyonda bir şey yok, oyna” kararları cumartesi gecesi yine ‘Yandaş ve yandaş olmak yolunda çığır açan TV’lerimiz’de sürdü. Taksim yine gaza boğulurken birkaç saniyelik görüntülerle idare edip “Ve şimdi mikrofonlarımız Mısır’da”yı tercih ettiler (sonrasında imdada ABD’de düşen Güney Kore uçağı yetişti). Mısır evet, ilgiye değer bir konuydu ama birçok yandaş kanalın ‘Mısır darbeye direniyor’ başlığını kullanırken günlerce görmezden geldikleri ‘Gezi Direnişi’nin en bilinen repliği ‘Diren’e rağbet etmeleri bakımından ilginçti. Ne olur biraz özgünlük, biraz orijinallik lütfen, aranızda hiç mi yaratıcı başlık atan kalmadı! Ne o, ‘Eski solcular’ın tamamını kapıya mı koydunuz? ‘Palalı’ konusunu, ‘mağduru’ ‘Esnaf ve borcu’ mantığı üzerinden savunan tweet’leri atan Anadolu Ajansı yöneticisi üzerinden AA Genel Müdürü’ne seslenerek bitireyim: “Sayın Kemal Öztürk, aman kurumu darda komayın, yoksa başta söz konusu yöneticiniz size palasını çeker!”

‘28 Şubat medyası’ mı?

Işın Eliçin, Sevim Gözay, Tuğçe Tatari, Kürşat Bumin yazı çizi özellikleriyle öne çıkanlar. Arada NTV Tarih gibi kapanan yayınlar, özellikle Akşam Yazıişleri’nde kurumla yollarını ayıranlar, Takvim gazetesi önüne gelen protestoculardan biriyle selamlaşıp sohbet ettiği ve bu davranışıyla ‘Kurum kimliğini zedelediği’ iddiasıyla Esquire dergisiyle ilişkisi kesilen Uluç Özgü, NTV cenahından istifa yolunu seçen Murat Toklucu, Neyyire Özkan, Mirgün Cabas, Çiğdem Anad... Ve daha birçok basın emekçisi... Gezi Parkı deneyimi muhalif olmak ve hayata yeni anlamlar katmak adına bir kesime yeni bir heyecan, yeni bir soluk, yeni arayışlar getirdi. Sesini yükseltenler, korku eşiğini aşanlar gördük. Bu bence, demokratik açıdan önemli bir kazanımdı. Ama kendi yandaş kalemlerinin sürekli ‘Yeni Türkiye’ tanımıyla ele aldığı bir dönemin uygulayıcısı iktidarı ise çok çok eskilere ve bilinen reflekslere götürdü. Bu aşamada ilk elde akla gelen yapıt Arthur Miller’ın ‘Cadı Kazanı’ oldu. Ve tabii ki bu romanın ayna tuttuğu ‘McCarthy dönemi’. Aslında o kadar geriye gitmeye gerek yok, ‘28 Şubat’a bakmak da yeterli. O dönemde ‘rahmetli’ Birand ve Cengiz (Çandar) Abi mağduriyetin simge isimleriydi, bu dönemde ise simge olarak öne çıkanlar yok çünkü herkes simge. Susanlar ve “Yandaşlığa gittim, dönmeyeceğim!” diyenler utansın...