'Portakal'lar ve rekolteler!..

Antalya bizim Oscar'ımızdı. Lakin yarışma tarihsel süreç içinde giderek sinemamızın kendi iç hesaplaşmalarının görüldüğü bir mecraya dönüştü.

Türkiye sinemasında özellikle ‘80 sonrası’ gerçekleşen kabuk değişiminin ardından 90’lar itibariyle ortaya çıkan, sağlam sinema dili ve anlatımlarıyla filmler üreten, giderek yerelden evrenselliğe ulaşan ve uluslararası camiada kabul gören birçok yönetmeni adeta ellerinde büyüten, yedinci sanata dair algılarını değiştirip geliştiren, bir anlamda eğiten kurum İstanbul Film Festivali oldu. Bir tür ‘Sinematek’ görevi üstlenen festival, sunduğu programlarla, sanatın yatağını derinden değiştiren filmleri izleyicilerle buluşturmasıyla, konuk olarak getirdiği dünya çapında yönetmenlerin sinemaseverlerle sıcak temasını sağlamasıyla, yani ezcümle gerekli her türlü imkânı sunmasıyla birlikte genel olarak ‘sinefil’ olarak da adlandırılabilecek bir kitlenin yaratılmasına ortam sağladı. Bu geniş ve uzun koridor içinde kimimiz yönetmen, kimimiz sinema yazarı, kimimiz de sıkı birer izleyici olduk ve hayatımızın bundan sonraki bölümünü bu ‘kimliklerle’ sürdürdük.

İlginçtir, İstanbul öncesi bu ülkedeki sinemanın halini genellikle Antalya belirlerdi. Akdeniz’in bu ‘şirin’ ilindeki şenlik adeta Yeşilçam’ın o yıla ait dökümünü verirdi bize. Altın Portakal’da bir yıl boyunca öne çıkanlar, kayda değerler bir şekilde ödüllendirilmiş ve yarına kalmış oluyordu. Bu haliyle Antalya bizim Oscar’ımızdı. Ortada bir para ödülü de vardı ama asıl mesele prestijdi. Lakin yarışma tarihsel süreç içinde giderek sinemamızın kendi iç hesaplaşmalarının görüldüğü bir mecraya dönüştü. Bir anlamda İstanbul’da biriken meseleler, tartışmalar Antalya’da vücut buluyor, zamanla sanatın yerini kısır sorunlar ve kutuplaşmalar alıyordu. Ama yine de Altın Portakal’da genel olarak kazanan sağduyu ve vicdan oluyordu.

Bugün gelinen noktada ise ilginç bir karışım var karşımızda. Geçmişin Yeşilçam’ıyla kavrulan ve yolunu bu doğrultuda belirleyen festival, özellikle 90’ların sonu ve 2000’lerin başı itibariyle ‘eğitimini’ İstanbul Film Festivali’nde tamamlamış sinemacıların boy gösterdiği, damgasını vurduğu, ödüllerin dağılımlarında öne çıktığı bir yapının ifade alanı oldu. Hoş, son bir-iki yılda bu türden yönetmenler ve yapımlar festivale daha az uğrasa da genel olarak Antalya ‘Yeni Türkiye sineması’nın ürünlerinin kendini gösterdiği, ilk kez seyirci önüne çıktığı ve heyecanını böyle ayakta tutan bir festival.

Bu yılın özelliği ise daha bir özel, çünkü Antalya Altın Portakal artık 50. yaşında. Önceki gece açılış töreni gerçekleştirilen festivalde ödül alan ya da sahneye çıkan çoğu eski tüfek aktris ve aktörlerin de ifade ettiği gibi bu topraklarda, hele hele kültür sanat alanında ‘50. Yaş’a ermenin başlı başına kendisi özel bir mutluluk. Kurumların devamlılığının sağlanmadığı, her iktidar değişikliğinde her şeyin yeni baştan tanımlandığı (gerçi artık aynı iktidarda bile tanımlar sık sık değişiyor), ‘maç oynanırken kuralların sürekli değiştirildiği’ ‘Güzel ve yalnız ülkem’de Antalya bu açıdan sırf ‘50. Yaş’ına ermekle bile önemli bir meselenin üstesinden gelmiş durumda. Filmler iyidir, kötüdür, o yıla ait hasatlarda rekolte düşüktür, yüksektir; bunlar aşılacak meseleler ama esas olan devamlılıktır ve Antalya, 1979 ve 1980’deki önce ‘sansür’, sonra da ‘darbe’ nedeniyle verdiği iki küçük ‘es’in dışında yoluna devam ediyor, umarım edecek de.

Ben aslında şeytanın avukatlığına soyunup bir meselenin kapısını aralamak niyetindeyim. Malum yakında ‘Yerel seçimler’ var ve Antalya da yeni belediye başkanını seçecek. Altın Portakal’ın belki de en önemli problemi, her daim siyasetle olan bağı. Çünkü festivale, şehrin politik gücünü elinde bulunduran belediye başkanının sanata bakışı da yön veriyor. Biz sinemaseverler Altın Portakal’ın, AKP’li belediye başkanı dönemine (Menderes Türel’i kastediyorum) de tanıklık ettik ve doğrusu, Türel zamanı da gayet iyi festivaller yaşadık. Lakin ‘Gezi’ sonrası iktidar toplum nezdinde öylesine bir kutuplaşmaya gitti ki Antalya’da olası bir ‘AKP zaferi’ sonrası Altın Portakal’da neler yaşanacağı bence bir muamma! Lakin yerim doldu ve bu konuya galiba haftaya devam etmek en iyisi...