Redd-i İlhak cephesi...

Tolga Örnek'in yönettiği 'Kaybedenler Kulübü', 90'lı yıllarda farklı tarzlarıyla dikkat çeken iki radyo programcısının hikâyesini anlatıyor. Film, birçok yönden sosyolojik okumalara açık bir yapım olmuş
Redd-i İlhak cephesi...

80’lerin belirleyicisi malum 12 Eylül’dü. Darbe sonrası kartlar yeniden dağıtılıp ülke Turgut Özal’la birlikte bize özgü liberalizmi keşfederken durup dinlenme, “Ne yaptık, ne yapıyoruz ve ne yapacağız?” türünden bir hesaplaşma ve soluk alma dönemleri de yaşandı. Bu dönemde ‘Keşifler ve İcatlar Ansiklopedisi’ndeki en önemli madde, galiba ‘sürü’den yavaş yavaş uzaklaşma ve bireyin kendi varlığı üzerine kafa patlatması oldu. 90’larda işin rengi hafiften değişmişti, bireydik ama bu kez de ‘mutsuzluk ve yalnızlık’ kapımızı fena halde çalar olmuştu. 2000’leri sormaya gerek yok, kafa karışıklığı da, bireysellik de kağıt üzerinde had safhada ama ‘global köy’ teranesi dolayısıyla aslında herkes, bir şekilde aynı elbiseyi üzerine geçiriyor gibi… Her bir şey ‘anlık’, ‘yaşandı ve bitti’ üzerinden inşa ediliyor. Neyse bunlar uzun ‘mevzu’lar. Bizi, bu son 30 yılın geneli içinde ilgilendiren kısım 90’lar bölümü. Çünkü bugün vizyona giren ‘Kaybedenler Kulübü’, köklerini bu dönemde atmış, filizlenip büyümüş ve sonradan da sessizce sahneden geçip gitmiş bir grup insanı anlatıyor.

İstemeden ‘iletişmek’
Öykünün ana karakterleri Kaan ve Mete, iki radyo programcısı. Aslında birinin genelgeçer çizgilerin uzağındaki kitapları basan bir yayınevi, diğerinin de barı var. Dönemin en bilinen radyo istasyonlarından Kent FM’de yaptıkları program giderek popülerleşiyor, ikili de kendi çapında bir şöhretin sahibi oluyor. Lakin yaptıkları işi çok da önemsedikleri söylenemez ya da bu, üzerlerindeki bir zırh. Ve fakat iletişim denen mesele de böyle bir şey, ‘Kaybedenler Kulübü’ adlı programları, birçok insana bir şekilde ‘iletişiyor’.
Yönetmenliğini Tolga Örnek’in üstlendiği film işte bu, karakterleri gerçek olan hikâyeyi önümüze atıyor. Sinemaya belgeselleriyle ‘merhaba’ diyen Örnek, ilk uzun metrajlı çalışması ‘Devrim Arabaları’nda bir nevi 60’ların ‘kaybedenleri’ni anlatmıştı. ‘Darbe’ sonrası Türkiyesi’nde, ‘yerli malı’ otomobil için güçlerini birleştiren bir grup mühendisin çabasını perdeye taşıyan bu filmden sonra Örnek, 90’lara atlayarak Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk’un gerçek hikâyelerinden bir kesit aktarmış.

‘Evrensel meselelerin adamıyız bir yerde’
‘Kaybedenler Kulübü’nün kahramanları, yaşadığımız ‘eklektik’ dönemin sanki bu yakadaki öncüleri gibi. Pesimistler, hafiften yılgınlar, aykırılar, sevimli anarşistler, tatlı su solcular, ‘Beat’nikler, bireyciler, ‘Bezgin Bekir’ler, ‘kayıp ruhlar’, hem buraya aitler, hem değiller. Fakat bireycilikleri 90’ların bir köşeyi dönme zihniyetinin tam zıddı, daha fazla şöhrete ve paraya kavuşmaları mümkün ama bu konuda da reddiyetçiler. Ortaya çıktıkları dönemin ruhuna ‘Yuppiler’ yön vermeye çalışıyor ama onlar tam da karşı kıyıda duruyorlar. Öte yandan isyanları kendilerine. Mesela örgütlü değiller, hayat görüşleri soldan yana ama belli bir hareketin içinde yer almıyorlar, takımdan ayrı düz koşuyorlar. Var oldukları dönemde toplumsal arka planda mesela Cumartesi anneleri var, mesela Güneydoğu’daki kirli savaşın ilk kıvılcımları var, derin devlet var, işkence (hep) var, ama onlar tarz olarak sinik bir tavır geliştiriyor, mesela hikâyenin en başına, Marx’a kadar uzanıyor ve “Biz daha evrensel meselelerin adamıyız”a yakın duruyorlar. Kafayı sekse takmış görünmeleri ve radyoyu arayan her kadın dinleyiciye, ‘Sizinle yatmış mıydık?” repliğini sunmaları, sık sık ‘pompa’ mevzuuna girmeleri, belli bir noktadan sonra söylemlerini ‘ergen esprileri’nin ötesine götürmüyor. Dolayısıyla bence övgü kadar belki bu yanlarıyla da yergiyi hak ediyorlar. Ama kuşkusuz onlara ve yaşadıklarına ‘Şimdiki zaman’dan bakıp karar vermek ya da yargılamak sağlıklı olmayabilir. Çünkü malum, her şey biraz da kendi döneminin ürünü.

Film ise belki genel olarak onların ‘aylaklığına’ övgüde kusur etmiyor ama mesafeli duruşunu koruyor. Karakterlerini destansı bir havada sunmuyor, giderek ‘falsoları’nı, ‘façaları’nı göstermekten çekinmiyor. Bu noktada da, Kaan’ın bir barda görüp vurulduğu Zeynep, turnusol kağıdı işlevini üstleniyor. Zeynep için başlarda çekici ve ayrıksı gelen yönleri, iş ciddiye bindikçe başka bir boyut kazanıyor. Kaan, Zeynep’e ilişkin nihai karar aşamasında büyümeyi reddediyor, sorumluluklarından kaçan kişiliğini kıyıya vuruyor. Savunma mekanizması ise hazır: “Ben buyum güzelim, yersen…”

‘Biraz kitap okuyun çocuklar’
Oyunculuklara gelince, hikâye Kaan tiplemesinin üzerine daha fazla kurulduğu için bu roldeki Nejat İşler’in hareket alanı daha geniş olmuş. İşler, üzerine tam oturan, belki de kendi geçmişinden de izler bulunan bu karakterde gayet iyi. Mete’de Yiğit Özşener, ikili sahnelerden daha çok tiplemenin annesiyle olan bölümlerinde daha bir doyurucu gibi. Ahu Türkpençe de, öngösterim sonrası muhabbetlerimizde sinema yazarı arkadaşım Cüneyt Cebenoyan’ın da altını çizdiği gibi, pırıltısını sezdiren bir oyunculuk ortaya koymuş. Murat’ta Rıza Kocaoğlu, genç bir oyuncu olarak ‘standart’larının dışına taşmış ve koca bir filmi, bir koltukta oturarak tamamlamış. İkilideki cevherin farkında olan ama onları daha merkeze çekerek uysallaştırarak popülerleştirme sevdasındaki radyo yöneticisi Aslı’da İdil Fırat, küçük burjuva entelektüeli annede Serra Yılmaz da gayet iyiler. ‘Taksici Çakal Yılmaz’da Cengiz Bozkurt özellikle “Biraz kitap okuyun çocuklar” repliğiyle, Neyzen ‘Kuş Beyin’de de Erdal Küçükkömürcü sanki birazdan sizi doğrayacakmış haletiruhiyesiyle iz bırakıyor.
Aslında ikilinin radyo maceraları ve tarzları bana uzaktan uzağa Amerikalı Howard A. Stern’ü hatırlattı. Lakin Stern, daha sonra kabinine sığmamış, televizyona kaymış, aktörlüğü bile denemişti (filmi de çekildi ve kendisini oynadı). Aslında Okan Bayülgen’in özellikle ‘Satel’de popülerleşen hikâyesinde de benzer bir tarzı bulmak mümkündü. Bayülgen de izleyicisine ters yapar, hemen ‘Güle güle’yi çeker, ‘tatlı anarşist’i oynardı. Ama sonradan sadece magazinciydi, mankendi türünden ‘kendi denginde olmayanlar’a filozofluk taslayarak sistem içiliği tercih etti.

Tavırları ‘erdem’liydi
Galiba Çaydamlı-Avunduk ikilisinin ‘erdem’i de bu noktalarda beliriyor. Sistemin bu türden ‘çıkışlara’, ‘ara nefeslere’ de ihtiyacı var; yaptıklarını paraya tahvil etmek, daha da büyümek, servet yapmak ellerindeydi ama onlar bir yerde noktayı koymayı ve eski güzergâhlarında devam etmeyi yeğlediler. Tolga Örnek’in izlediğim tek belgeseli ‘Çanakkale’ ve uzun metrajlı çalışması ‘Devrim Arabaları’nı çok da beğenmemiştim. ‘Kaybedenler Kulübü’nde ise daha olgun bir anlatım hissediliyor. Yer yer kimi kurgusal oyunlarla beslenen film, nihayetinde sakin, (yukarıda da belirttiğim gibi) karakterlerini yüceltmeyen tavrıyla sınıfı geçiyor. Müzikler de ayrı bir alkışı hak ediyor.
‘Kaybedenler Kulübü’, bir dönemi okumak adına da farklı bir işleve sahip. Üstelik bu okuma işlemi gayet zevkli. Kısacası kaçırmayın derim…

.