Rekabet de ne ola ki?

Rekabetin olduğu yerde ilgi de olur. Şampiyonluk taliplerinin sayısı arttıkça oyuna daha bir şevk, daha bir denge, daha da önemlisi adalet gelir...

Geçen hafta Sabah gazetesinin spor sayfalarında yer alan bir haberde şöyle bir istatistik vardı: Bilet fiyatlarının sürekli protesto edildiği İngiltere Premier Ligi’nin sonuncu sırasında yer alan Aston Villa’nın bu sezonki maçlarını, toplam 417 bin 205 kişi izlemiş. Buna mukabil ligin klasik ‘Dört büyükler’i (ki bence şampiyonluk sayıları itibariyle artık Beş Büyük var ama) dışarıda tutulduğunda Süper Lig temsilcisi 14 takımın toplam seyirci sayısı 699 bin 337’ymiş. Haber, bu verilerden yola çıkarak Anadolu’daki futbola ilgiye vurgu yapmak istiyordu.

Aslına bakılırsa bu veriler bence doğru adreslerin ifadesi. ‘Katar öncesi son durak’ hüviyetini hafiften ‘Çin öncesi son durak’la değiştirme durumunda olan ‘Süper Lig’, ‘ikinci el yıldızları’yla zaten çok da çekici bir futbol merkezi değil. Ama asıl problemin ne olduğu çok çok aşikâr. Dön dolaş ‘Üç Büyükler’in etrafında biçimlenen bir iklimden, söz konusu takımların taraftarları hariç kim hoşnut olabilir ki? Adaletin nispeten sağlanabileceği tek alan olan ‘Türkiye Kupası’nda bile yarı finale ‘Dört Büyük’ü taşımak için onca takla atan, aynı organizasyon içinde tek maç, grup aşaması, tekrar tek maç, sonrasında yeniden ikili eliminasyon sistemi gibi gerçekten ‘Alaturka’ ötesi bir yönteme soyunan bir düzenin sularında niye yüzmeye çalışsın ki?

UZAKLARA GİTMEYİN

Spor basınının da belli takımların önemsenip ne diğer takımlara, ne de diğer sporlara pek de hayat hakkı tanımadığı bir coğrafyadan bahsediyoruz nihayetinde. Defalarca yazdım, herkes ‘Diğer takımlar’ı, ‘Üç Büyükler’le oynadıkları maçlar sayesinde tanıyor, hele hele şimdiki transfer ortamında devre aralarında ekipler kadrolarını yeniledikçe ilk yarıda tanıdıkları Anadolu takımlarını ikinci yarıdan yeniden tanımak durumunda kalıyorlar...

Daha önce yazdığım bir şeyi daha hatırlatayım: Çok uzaklara gitmeye gerek de yok aslında, bakın ligin resmi yayıncısı Lig TV’nin başındaki Şansal Büyüka’nın her hafta yazdığı yazılara: Dön dolaş Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, arada bir de Trabzonspor tabii ki...

MOU’YU DİNLEYELİM

Sabah’ın haberine geri dönersek İngiltere örneğinin şöyle bir problemi var; evet. bu oyunun yaratıcılarının coğrafyasına da ‘Endüstriyel futbol’ hâkim ama rekabet yine de üst düzeyde. Bu konuda en çarpıcı açıklamayı yakın bir dönem önce Jose Mourinho yapmıştı: “Her zaman söylüyorum, benim yarışmaya ihtiyacım var. Her hafta yarışmalıyım. İspanya’da harika bir kulüp vardı ama senede sadece 4 maç yapardık. Real Madrid Barcelona’ya karşı, Barcelona Real Madrid’e karşı. Biz de o maçlardan bazılarını kazandık. İki canavar bir arada ve maçları kazanmak kolay. Fakat ligi kazanmak çok zor. Çünkü, yine sizin gibi sürekli kazanan, kazanan, kazanan bir rakiple mücadele ediyorsunuz. İspanya’da şampiyonluk için 100 puan gerekiyordu, 91 yetmiyordu. İngiltere’de ise 75 ve daha azına olabilirsiniz. Bu da rekabetle alakalı...”

Yani rekabetin olduğu yerde ilgi de olur. Şampiyonluk taliplerinin sayısı arttıkça oyuna daha bir şevk, daha bir denge, daha da önemlisi adalet gelir... Bunlar işin ara duraklarda dertleri aslında. Gerçek mesele bizim oyunu olan aşkımızın tanımında. ‘Üç ihtimalli’ bir sporu, sadece tek ihtimali üzerinden seven ve ‘kazanmak’tan başka seçeneğe inanmayanların ülkesinde, ara rollere kim itibar etsin ki? Üstelik üzerinde bu kadar kafa patlattığımız iddia edilen bu ligde 14 hafta kala şampiyonluk adayının ikiye indiğini, düşme adaylarının da enikonu belli olduğunu da unutmayalım...