Sanatın ölümü ve yeni arayışlar...

Brezilyalılar ayakta kalmak için kendi ruhlarına Avrupa'lı özellikler katmayı uygun görmüşlerdi. Haklıydılar. Evrimin genel mantığı buydu... Peki bundan sonra ne olacak?
Sanatın ölümü ve yeni arayışlar...

Onlar bu oyunun mucidi olmadılar ama sanatçısı olmayı başarmışlardı. Futbol 20. yüzyıl boyunca yavaş yavaş gezegenin en sevilen sporu olma yolunda ilerlerken yaratıcı ve yenileyici unsurunu hep Brezilyalılarda aradı ve buldu. 1970 Dünya Kupası'nda bu kimlik sahada da kendini var etti, sanat ve başarı birlikte geldi. Ama modern zamanlara denk düşen asıl takım 82’de huzurlarımızdaydı… Zico, Socrates, Eder, Falcao, Junior derken muhteşem bir armoniyle hepimizin gözlerini kamaştırıyorlardı. Kreatiftiler, estetiktiler, heyecan vericiydiler… Lakin Bearzot’un İtalya’sı o ünlü 3-2’lik maçta Brezilya’yı kupa dışına iterken bir anlamda sanatı da öldürdü… Bu belki de 1950’de Maracana’da Uruguay’a karşı 2-1’lik mağlubiyetle kaybettikleri finalden daha büyük travma yarattı. Üstelik bu travmanın kapsadığı alan sadece Brezilya değil, onlar üzerinden bu oyuna hayran olan ve bu oyunla yatıp kalkan bütün sevdalılardı…

Paolo Rossi imzalı üç golle yaşanan hüzün, Brezilya cephesinde bir hesaplaşma yaşanmasına ve yeni bir yol haritası belirlemesine neden oldu. ‘Sambacılar’ Amerika 94’de kupaya uzandıktan sonra takımın kaptanı Dunga, Alman Spiegel dergisindeki söyleşisinde meseleyi kısaca şöyle özetliyordu: “Yeni bir kimlik yaratmıştık. Bu takımın mantalitesi şuydu: Top rakipteyken Avrupalı, bizdeyken Brezilyalı gibi oynamak…” Özetle “Artık kazanmasını öğrendik” diyordu Dunga. Takımın teknik direktörü iki yıl sonra Türkiye Ligi’nde Fenerbahçe’yi çalıştırırken söyleşi yapma fırsatı bulmuş ve Dunga’nın bahsettiği mantaliteyi hatırlatmıştım. İtiraz etti Parreira, “Yok canım, öyle olur mu? Biz her zaman Brezilyalı gibi oynadık…” Aslında kendi de inanmıyordu söylediğine… Sonraki şampiyonluk 2002’de geldi. Bu kez takımın başında olan Felipe Scolari’nin sahaya sürdüğü 11’de sanat adına iki önemli temsilci vardı; Ronaldo ve Rivaldo… Bazı maçlarda bu ikiliyi daha yolun başındaki Ronaldinho tamamlıyordu. Roberto Carlos, Juninho, Denilson da cabası… Defans ise Lucio’dan soruluyordu.

Brezilya, evinde düzenlenen 2014’e kendinden emin bir şekilde başladı. Aslında kâğıt üzerinde doğru formülleri üretmişlerdi; kulübede asıl sorumluluk Scolari’ydi ama Parreira da bençteki yerini alıyordu. Yani son iki şampiyonluğun mimarları ekibin karar organlarıydı. Saha ise genç yetenek Neymar’a teslim edilmişti. O da yaratıcılığını bir yıllık La Liga deneyimiyle taçlandırmış, az biraz kendine bir kademe daha atlattırmıştı. Defansta Avrupalı kulüplerin gözdeleri David Luiz ve Thiago Silva vardı. Bayern’in yapı taşlarından Dante bile anca bu ikiliden birinde problem yaşaması halinde görev alacaktı. Orta saha da ‘Teorik’ olarak sorunsuzdu. Üstelik bu takım bir yıl önce ‘Konfederasyon Kupası’nda test edilmiş, son üç büyük organizasyonun şampiyonu İspanya 3-0’la geçilmiş, bu da kuşkusuz illüzyonun büyümesine neden olmuştu.

Ama hesaba katılmayan bir şey vardı, Konfederasyon Kupası’na katılmayan ve giderek dişlileri daha bir yerine oturan Almanya… Onlar hiçbir zaman futbolun estetisyeni olmamışlar ama mücadelenin, azmin, çalışkanlığın ifadesini temsil etmişlerdi. Lakin son dönemin Almanya’sı bu kimliğe yaratıcılığı, oyunun coşkusunu, takımdaşlık ruhunu da katmıştı. Hırvatistan, Meksika, Kolombiya maçlarında sinyal veren problemler Almanya karşısında ‘Açık ofsayt’ta kalmış ve malum 7-1’lik skor gelmişti.

Evet sanat çoktan ölmüştü ama hayat devam ediyordu… Brezilyalılar ayakta kalmak için kendi ruhlarına Avrupa’lı özellikler katmayı uygun görmüşlerdi. Haklıydılar. Evrimin genel mantığı buydu… Peki bundan sonra ne olacak? Ellerinde her daim büyük bir malzeme var, elbette bir çıkış yolu bulacaklar. İlham perisi için belki de ‘Sanat tarihi’ne bir göz atmaları gerekiyor. Sanatın tek bir tarifi yok malum. Bugüne kadar sanki ‘Empresyonistler’e yakın gibiydiler, 1900’lerin başında ‘Sanat öldü, yaşasın sanat’ sloganıyla ortaya çıkan ‘Dadaistler’i ya da ‘Fütüristler’i, ‘Kübistler’i, hatta ‘Gerçeküstücüler’i örnek alabilirler… Çünkü ‘Yeni gerçekçi’ Almanya ve benzeri takımları geçmenin yolu bu sanki…