Sansürcü olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!..

"İhsan Kabil'in 'Tartışmaya açık filmler' yazısıyla başlayan polemikte, 'karşı cenah' sürekli top çevirirken 'sansürcü zihniyet' konusunu es geçiyor.

İki hafta önce geçmişte sevdiğim ve saydığım bir sinema yazarının kendimce ahlaki bulmadığım bir metni üzerine kaleme aldığım ‘Yeni bir ihbar hattı’ başlıklı ‘itirazım’, özellikle İslami basının kültür sanat erbabı tarafından tepkiyle karşılandı ve akabinde, bazı köşe yazarları ve haberciler, cevap niteliğinde kimi derinlikli, kimi saldırı niyetli ve savunmadan çok karşı hücumu içeren yazı ve görüşlere soyundular. Eleştirmen sıfatıyla eleştirme hakkım olduğu kadar benim de eleştirilmem gayet doğal bir şey. Lakin söz konusu yazımda bahsettiğim şey ısrarla görmezden gelinerek başka yerlerden meseleye girmek ve suyu bulandırmak çabası, hem menzili dağıttı hem de benim sorduğum şeyin cevaplanamadığını gösterdi.
Önce özetler diyeyim... İlk hamle İhsan Kabil’den Star gazetesindeki haber-yorumuyla geldi. Kabil ‘Tartışmaya açık filmler’ başlıklı metninde ‘Bağımsız Film Festivali- !f’in programında yer alan yapıtları kendi ahlaki kıstaslarına göre doğru bulmamış ve en önemlisi, “Toplum yapısı ve ahlak değerleriyle çatışan bu tür yapımların varlığı festivalin değerinden kaybettiriyor ve devlet desteğinin varlığını sorgulatıyor” demişti. Ben de bu ifadeler üzerine Kabil’in bir tür ‘İhbarname’ye soyunduğunu ve festivali Kültür Ba-kanlığı’na şikâyet ettiğini yazmıştım.
Sağ olsun Kabil bu yazıma cevaben son derece nazikâne bir üslupla kaleme aldığı ‘Eleştiri ve tahammülün sınırlarında’ başlıklı yazısında kendisinin, önceki metninde de ifade ettiği sinemasal ürünleri (özellikle de mahremiyeti ortaya dökenleri) sanat eseri olarak kabul etmediğini vurguladı. Ve kendisi için asıl mihenktaşının aile kurumu olduğunu belirtti. Bir de yazısında, eleştirdiği filmleri izlemediğini, festival kataloğundaki tanıtımlardan yola çıkarak yargıda bulunduğunu ifade etti. Doğrusu söylemek gerekirse filmleri izlemeden konularıyla yargılamak, benim ‘Sinema yazarı’ kriterlerime uymuyor. Ama asıl meselenin bu olduğu kanısında değilim. Kabil’in sanat eseri tarifi de farklı olabilir, buna da eyvallah ama bir sinema yazarının beğendiği bir filmi bir tür yasaklama zihniyetiyle masaya yatırması ve “Bunlara maddi manevi yardım etmeyin” diye Kültür Bakanlığı’na seslenmesi; işte asıl problem burada. 

‘Öteki’ler tükenmez ki!
Ayrıca ben Kabil’e seslenirken “Bir zamanlar sisteme karşı birlikte durduğumuz arkadaşlar” tanımlamasında bulunmuştum, kendisi bu konuda da “Sistemden anladığımız şeyler farklı” diyor. Toparlayayım, ben asıl kaygının özgürlüğe bakış olduğu kanısındayım. ‘Bir zamanlar’ tanımının içinde de benim için geçmişte ‘Türban meselesi’nde takındığım tavır yatıyordu. Her dönemin kendince ‘Öteki’leri vardır ve ben vicdanlı bir insan olarak, her daim ‘Öteki’nin yanında olmaktan bahsediyorum. Bu ‘Türbanlı kadınlar’ olur, ‘Kürtler’ olur, ‘eşcinseller’ olur, ‘Romanlar’ olur, olur da olur, çünkü bu ülkede ‘Öteki’ler bitmez. Geçmişin mazlumu da kendi fikri iktidara geldiğinde, diğer ‘Öteki’leri düşünür, kollar. ‘Sistem tanımımız farklıymış’ ise bence kaçak dövüşmek olur. Ayrıca Kabil’in bakanlığa ilişkin beklentisi de tuhaf. Çünkü bu bakanlık, festivallere nereden yardım yapıyor? En basit tanımıyla, vatandaştan topladığı vergilerden. Peki vergiyi alırken “Sen eşcinselsin, sen tek gecelik ilişkilerden yanasın, sen barlarda sürtüyorsun, sen hardcore seks sahnelerinden hoşlanıyorsun, sen ateistsin, senden vergi almıyorum” diyor mu? Demiyor. O halde aldığını vatandaşına geri verirken, niye tek bir kıstasa, “Aileye yerimiz vardır”a sırtını dayayacakmış.
Neyse, ben yazımda geçmişte de Kabil’in son olarak geldiği noktaya daha önceden varmış bir isimden bahsetmiştim. Kendisi bu duruma çok içerlemiş, oturmuş koca bir sayfa yazı kaleme almış ve beni mahkemeye verdiğini duyurmuş. Yazısında da “Bakalım savcı karşısında ne yapacaksın?” türünden ‘Erol Taşvari’ hazlar içeren cümleler kurmuş. Ne yani, biri için “Kendisini sinema yazarı addetmiyorum” diyorum, mahkeme de bana “Kardeşim kabul et, bu adam sinema yazarı” mı dedirtecek. Sanki ilkokuldayız ve sınıfın kabadayısı, kolumu kıvırıp “Abi” dedirtmeye çalışıyor. Benim, kendisine ilişkin tek bir kriterim var, ‘Brokeback Dağı’ gibi ‘popüler bir sinema’ örneğine bile, sırf ana karakterleri eşcinsel diye tahammül edememesi. Değil 20 yıldır, bin yıldır yazsa da, bu bakış açısının benim için çok da önemi yoktur, ne yapayım bu da benim sorunum. 

SİYAD meselesi değil
Bu tartışmada bazıları da ‘Bindirilmiş kıta’ mantığıyla haber yapıp yazılar kaleme aldı, hatta ‘Her şeyi mübah sayan bir sanat istemiyoruz!’ başlıklı kendilerince bir ‘manifesto yayımladılar. Benim de mübah saymadığım şey ‘Sansürcü zihniyet’tir, bu konuda fikir beyan etmeden meseleyi başka bir zemine oturtup kendileri istedikleri kadar çalıp oynayabilirler.
Bir de benim üzerimden ‘SİYAD’a yüklenme durumu var; o konuda da basit bir örnek vereyim, hatırlayanlar olabilir ama yine de tekrar edeyim: Yakın bir geçmişte bir SİYAD üyesi olan Ömür Gedik de benim nazarımca ‘Militarist’ içerikli bir yazı kaleme almış ve bu yazıda ‘Sansürcü’ ifadelere soyunmuştu. Ben de o zamanlar kendi cephemden tepki göstermiştim. Dolayısıyla bu işin SİYAD’lısı, SİYAD’sızı yoktur.
Ve son olarak tartışmada ‘En entelektüel görünümlü’ itiraz Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan’dan geldi. ‘Muhkem bir Arşimet noktanız var mı?’ başlıklı yazısında Kaplan, yaşımın yetmediği Sinematek günlerinden başlayarak ve dahi Hegel, Cézanne, Heidegger vs. aydınlardan da bahsederek yoluna devam etmiş ve özetle, “Siz kökü dışarıda yazar-çizer erbabı, İslamcı sinema yazarlarını ısrarla görmezden geliyorsunuz” demeye getirmiş. Araya da Nihal Bengisu’yla Nedim Hazar’ı sıkıştırmış. Öncelikle Nihal de Nedim de hem çok değer verdiğim kalemlerdir hem de dostlarımdır. Zaten meselemin bu olmadığı öyle açık ki, ama siz sadece kendi önyargılarınızı bir kere daha ifade etmek için yola çıkarsanız, istediğiniz kurgulara soyunabilirsiniz. Ezcümle Yusuf Kaplan da, ‘Sansürcü zihniyet’ adına doyurucu bir açıklamaya soyunmuyor, kendi meselesine beni malzeme yapıyor.
Neyse ben sonuçta hâlâ şunu soruyorum: ‘Öteki’lerin öyküleri din, dil, ırk, cinsiyet, yaşam tarzı türünden seçimlere bakılmaksızın sizce sinemada ifade edilemeyecek mi? Ve bunları ifade eden filmler, ister festivallerde, ister ticari sinemalarda gösterime çıktığında ‘Yasaklayın’ mı diyeceksiniz? Eğer bu fikirde ısrarlıysanız, zaten ortada konuşulacak bir şey yok.