SİYAD Ödülleri'ne dair

Civan Canova'nın, canlı yayında belirttiği gibi filmler, bir futbol maçı türünden skorlara ihtiyaç duymaz. Dolayısıyla da yarıştırmaları tuhaf.

Civan Canova'nın, canlı yayında belirttiği gibi filmler, bir futbol maçı türünden skorlara ihtiyaç duymaz. Dolayısıyla da yarıştırmaları tuhaf. Ama bir yandan da biliyoruz ki, 'En iyi film'i seçme çabası, emeğin ödüllendirilmesidir, yoksa o filmin, diğerlerini ezip geçtiği, 'Âlem buysa, kralın bir tek o olduğu', 'İşte böyle, her sene böyle' mantığının üretildiği anlamına gelmez. Lakin pazartesi gecesi sahiplerini bulan 39. SİYAD Ödülleri sonrası "Neden 'Kader', umut veren oyuncu dalının dışında hiç bir ödül alamadı?" sorusu hem zihinleri kurcaladı, hem de tören sonrası verilen ve bir tür organizasyon partisi havası niteliği taşıyan etkinlikte, en can alıcı tartışma noktası oldu. Evet, 'Kader' niçin ödül alamadı ve en ilginci, 17 sinema yazarından 'En iyi film' anlamına gelen beş puanı kapmasına rağmen zirveyi neden 'Beş Vakit'e kaptırdı? Çok basit; seçimin matematik gerçeğinden...
SİYAD seçimleri Türk filmleri dalında uzun zamandır, 'En iyi filme beş, ikinciye dört, üçüncüye üç, dördüncüye iki, beşinciye bir puan' mantığındaki bir yöntemle seçiliyor. Görebildiğimiz kadarıyla bu seçim, vicdana yakın sonuçları en iyi yansıtan bir mantığın ürünü (belki şöyle tarif etmek gerek; Eurovision Şarkı Yarışması'ndaki yöntemin bir benzeri). Ama bazen gönlümüzü çelen, çok beğendiğimiz yapıtlar, mutlu sona ulaşamıyor ve 'Kader' örneğinde olduğu gibi, bir-iki eleştirmenin dışında Antalya'da ve gösterime girdiğinde çoğunluktan büyük övgüler alan bir yapım, ipi göğüsleyemiyor. Bu yılki oy dağılımının bütün ayrıntılarını yarın piyasaya çıkacak olan Antrakt Sinema Gazetesi'nde bulabilirsiniz. Benim seçimlerime gelince, 'En iyi film'i 'Kader'e, 'En iyi yönetmen'i de Reha Erdem'e vermiştim. Ama şunun da altını çizmeli, sonuçların ardından kimi sinema yazarı arkadaşım yöntemde bir problem olduğunu dile getirdiler; bu açıdan puanlama mantığı yeniden sorgulanabilir ve en iyi seçim yöntemi konusunda kafa patlatılabilir (yani küçük partilere hayat tanımayan 'yüzde 10 barajı'nı (!) da yok edebiliriz).
Ayrıca şöyle de bir gerçek var; bu tür seçimler çoğunluğun sesini dillendiriyor. Örneğin yabancı film seçimlerinde diyelim ki Quentin Tarantino'nun 'Kill Bill'i listeye giriyor; bu tür durumlarda ben de çok kızıyorum ama biliyorum ki itiraz etmek nafile; çünkü sinema yazarları topluluğu artık çok farklı bir profile sahip. Gençlerin (ve birtakım orta yaşlılarının) zevkleri, beğenileri bu yönde, demokrasi de bu sonuçları (ne yazık ki) kabul etmekten geçiyor.
Ama şurası da bir gerçek ki, pazartesi geceki tören, zihinlerde hiç de kötü anıları barındırmıyor. Hele ki sırasıyla Tarık Akan, Çağan Irmak ve Reha Erdem'in, hem sinema ortamımıza, hem de Hrant Dink cinayetine ilişkin vurguları, (klişe olacak ama) sanatçı sorumluluğunun da bir göstergesiydi. Ne yazık ki acılı Türkiye'de, sanatçısı da acıdan payını alıyor. Ama en önemlisi acıları içimize atmamak, paylaşmak; kamerayla, eylemle, yazıyla ya da sözle...
Kuşkusuz, acıyı tamamen yok edemeyiz ama ancak böyle azaltabilir ve belki de geleceğe ilişkin umutlanabiliriz.