Terim?in medya savaşları (2)

Meselenin ?içe yönelik? hamlelerine, yani Terim-Türk spor basını ilişkilerine gelince; hem tecrübeli teknik adamımız, hem de zırt pırt hedef aldığı kitle aynı kültürün parçaları.

Meselenin ‘içe yönelik’ hamlelerine, yani Terim-Türk spor basını ilişkilerine gelince; hem tecrübeli teknik adamımız, hem de zırt pırt hedef aldığı kitle aynı kültürün parçaları. Sadece konumları farklı. Ama her seferinde bu aynı kültürün uzantıları, sanki hayata farklı noktalardan bakıyorlarmış gibi davranıyorlar. Örneğin favori konumuz Saracoğlu’nda İsviçre maçına bir kez daha dönelim. Maç sonu konuk oyunculara ‘Allah Allah’ nidalarıyla saldırıp teknik kadroda yer alan Mehmet Özdilek, çelmeyi basarken ertesi gün bu mesele sayfalara yansımadı. Neden? Çünkü spor basınının dinamikleri, eski gazetecilerden oluşuyordu ve sandılar ki, dünya hâlâ kendilerinin bildiği gibi... Oysa, olayları bizim başlattığımız görüntülerde vardı. Gece boyunca internet sitelerinde dolaşan bu görüntüler, basının sansür uyguladığı ve olayları kendimize yönelik yonttuğu bilgileriyle dolaşım ağına girence, o çok güzel ‘mesel’imizin de vurguladığı gibi ‘mızrak çuvala sığmadı’. Ve bir gün önce olayları örtbas etme ya da yok sayma tavrındaki medya, bu kez tersten yayınlarına başladı ve en kötüsü, sıranın en önüne geçip Terim’e saldırmayı kendine bir borç bildi.
İşin tuhaf olan yanı Terim’in ikide birde basını tanımıyormuş gibi davranması. Oysa futbolculuğunu başlangıç tarihi ola-rak alırsak yaklaşık 40 yıldır o insanlarla aynı havayı soluyor. Evet, belki mesleğe ilk adım attığındaki gazeteciler ve gazeteci profili biraz değişti, işin içine televizyon girince ‘gecenin kahramanı’ olmak isteyen ve herkesten ve de her şeyden rol çalmak için olmadık numaraları deneyenler çıktı ama yine de Türk spor basını, çok uzun süredir aynı refleksleri gösteriyor. Kazandığında göklere çıkarıyor, yenildiğinde
de yerin dibine batırıyor.
Bizim, her şeye rağmen Terim’den beklediğimiz çeyrek finale çıkmış bir takımın hocası olarak mutluluğunu kitlelerle paylaşmasıydı. Çek zaferinin bir gün sonrasında öfkeli görünmek yerine olgunluk gösterip, büyük-küçük bütün çirkinlikleri görmezlikten gelir ve hesabı, sık sık altını çizdiği gibi İstanbul’da kesebilirdi. Bu noktada Banu’ya (Yelkovan) kulak verelim derim. Arkadaşımız, CNNTürk’teki canlı yayında “Ben yaklaşık 10 gündür İsviçre’deyim ve Türkiye’de neler olup bitiyor, gazeteler televizyonlar nelerden bahsediyor, bilmiyorum” dedi. Ama Terim’in ‘minik kuşları’ anladığım kadarıyla ona haber uçuruyor ve hocaya iyilik yapmak adına ortamı yok yere geriyorlar. Basın toplantısının girişinde ifade edilen ve çok zekice görünen “Yazılarınızın 70. dakikadan sonra değişmesine neden olduk, kusura bakmayın” esprisinin altında yatan ‘gerçeğe’ gelince; o konuya da sağ olsun Bağış (Erten) yine CNNTürk’te esprili bir şekilde açıklık getirdi: “İyi de hocam 70’e kadar o kötü topu biz mi oynadık?”.
Ya bundan sonrası?.. Terim’in İstanbul’a dönüşte, hesaplaşacağı kişilerin adlarını vermesini bekliyoruz. Bu, hepimiz için ağır bir yükten kurtulmak olacak. Bir, ‘çürükler’den kastedilen kim, herkes bilecek, iki mesela genelin dışında olduğunu kabul edenler, kendilerini bu isimlere göre mevzi alarak tanımlayacaklar, ve en önemlisi spor servislerinin şefleri bu açıklanan isimlerin, suçları sabit görülürse, bakalım onlarla çalışmayı sürdürecek mi?
Sonuç? Evet, Terim’in her şeye rağmen basın konusunda haklı olduğu bir çok nokta var. Ama yüzde 100 haklı olması için Macaristan maçında el kol hareketi çeken Emre Belözoğlu’na, ‘göstermelik de olsa’ bir ceza vermesi gerekiyordu. Ama, kaptanını koruyup ona arka çıkınca, haklılık oranı ne yazık ki azaldı...
Not: Dünkü yazıda, Terim’in de Blick’de çıkan illüstrasyona kızdığını ifade etmiştim. Benim ‘minik kuşlarım’ da sayın Terim’in bu çizimlere kızmadığını, aksine büyük bir olgunluk göstererek ve de tahriklere kapılmayarak “Olur böyle şeyler, dünyanın her yerinde bu tür şeyler çiziliyor” dediğini ifade etti. Bu, yanlış önyargımı düzeltir ve özür dilerim.