Top artık sinemacılarda!

Gezi'nin, zekasına ve yaratıcılığına bakınca geleceğin çok sayıda sinemacısını, yazarını, mizahçısını barındırdığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Son zamanlarda (yani yaklaşık iki haftadır) eş-dost arasında dillendirdiğimiz bir mesele artık kıyıya vurdu ve gazete sayfalarına da taşınmaya başladı. Evet, sonuçta biraz da orijin olarak ‘sinema yazarı’ kimliği taşımamızdan olsa gerek, hafiften “Artık zamanı geldi, ‘Gezi Parkı Direnişi’nin filmi nasıl olur’a kafa patlatalım”ı konuşmaya başlamıştık. Derken ilk olarak bir grup sinema yazarı arkadaşımızın sanal âlemdeki buluşma noktası ‘arkapencere.com’, -ki cuma günleri yayına çıkıyorlar- son sayısındaki editör yazısını bu konuya ayırdı ve “Gezi Parkı Direnişi’nin filmini kim çeker”i sordu. Benzer şekilde bu hafta sonu ‘Hürriyet Cumartesi’ ekinde de ‘Gezi Parkı! Çok yakında sinemalarda’ başlıklı bir soruşturmaya rastladık. Haberi hazırlayan Hakan Gence bazı yönetmenlere bu konudaki fikirlerini sormuş. Meraklıları her iki yayına da göz atabilir. Evet, doğrudur bu ‘şanlı direniş’ başından sonuna sinemacıların da tanıklığında gerçekleşti. Somutlarsak mesela işaret fişeğini Sırrı Süreyya yakmıştı, Başbakan’la oturulan ‘sözde’ barış görüşmelerine beyazperdenin ve ekranın yüzleri de katılmıştı, hariçten gazel okuyanlar arasında Hülya Avşar ve Necati Şaşmaz gibi ‘sinemacılar’ da vardı, nihayetinde komplo teorilerinin odağına da bir sinemacı, Memet Ali Alabora oturtuldu. Parkta kurulan onca sinemacı çadırı, eylemlere katılan onca eleştirmen ve her şeyden önemlisi yedinci sanata ilişkin bilgisi, görgüsü ve zevki tartışılmayacak onca direnişçi… Tanıkların sessiz kalmasını kimse beklemiyor elbet, herkes toz bulutları biraz daha dağılınca üzerine düşeni yapacak.

Baştaki soruya dönersek, filmi kim çekecek? Doğrusu bu derya gibi konudan, bu muhteşem günlerin ardından tek bir film beklemek çok anlamlı değil elbet. Üstelik hareket öyle anlar yaşadı ki kimi Zeki Demirkubuz’un kimi Reha Erdem’in kimi Nuri Bilge Ceylan’ın kimi İlksen Başarır’ın kimi Yavuz Turgul’un kimi Sırrı Süreyya’nın kimi Serdar Akar’ın kimi Pelin Esmer’in kimi Özcan Alper’in kimi Yüksel Aysu’nun kimi Çiğdem Vitrinel’in kimi Atalay Taşdiken’in kimi Emin Alper’in kimi Derviş Zaim’in kimi Onur Ünlü’nün kimi Yeşim Ustaoğlu’nun kimi Ömer Faruk Sorak’ın kimi Yağmur ve Durul Taylan’ın kimi Kazım Öz’ün kimi Tayfun Pirselimoğlu’nun kimi Reis Çelik’in kimi Mahmut Fazıl Coşkun’un kimi Seren Yüce’nin kimi Orhan Eskisoy’un kimi Özgür Doğan’ın kimi İsmail Güneş’in kimi Hüseyin Karabey’in kimi Tolga Örnek’in kimi Erden Kıral’ın (farkındayım, ‘Emek sineması yürüyüşü çağrısı’ gibi oldu ama) kimi burada ismini sayamadığım onca yönetmenin üslubuna yakındı. Asıl önemlisi, bütün bu isimleri ortak bir parantezde buluşturan bir olgu vardı: Vicdan.

Ben naçizane şu öneride bulunabilirim: Böylesi bir hamle çok gecikmesin ve örneğin bu yılki Adana’ya ya da Antalya’ya (festivalleri kastediyorum elbet), yarışma dışı olmak kaydıyla (mümkünse de ‘Açılış filmi’ olsun) yetiştirilsin… Bu arada ben direniş boyunca açığa çıkan zekâ ve yeteneğe bakarak rahatlıkla şunu söyleyebilirim: Hareket, geleceğin çok sayıda sinemacısı, yazarı çizerini barındırıyordu. Şu an yaşları ve deneyimleri itibariyle daha çok öykücü ya da kısa filmci gibi duruyor olabilirler ama çok yakında onları uzun soluklu işlerde göreceğimizden eminim.

Peki ya iktidar kanadı; onların sinemacıları, ‘sanatçıları’ ne yapacak, bu günleri nasıl yansıtacak? Mesela şimdilik piyasaya ‘Büyük Oyun’ adı altında hiçbir sinema okulunda geçer not alamayacak son derece vasat, son derece amatör bir şey hazırlayıp sürdüler (Ertürk Yöndem’i bile arar olduk sayelerinde!). Umarım sonraki projeleri daha derin, daha samimi ve daha gerçekçi olur. Ne kola kutusunu bira şişesine dönüştürmenin üstesinden gelebildiler ne de ‘müezzin’den ‘yalancı tanık’ çıkarmanın! İlkinde teknoloji bile yetersiz kaldı, diğerinde ise ‘vicdanlı bir insan’ devreye girdi. Gerçeklerin böyle bir ‘direnişi’ vardır işte. Ayrıca hatırlatmak isterim ki zamanında Leni Riefenstahl gibi büyük bir sinemacıyı kullananlar bile tarih sahnesinden silinip gitti. Dolayısıyla ‘kurgu’ da bir yere kadar derim…