Yeni bir 'İhbar hattı'

Nasıl bir noktaya geldik böyle? Geçmişin 'derin görünümlü' kültür-sanat erbabı, artık ihbarcılığa soyunuyor, festival filmlerini topluma ve bakanlığa ispiyonluyor.

Perdeyi araladıkça gerçeğe daha çok yaklaşıyoruz ve ne yazık ki bu yakınlaşma galiba son derece acıtıcı oluyor. Bir zamanlar sisteme karşı birlikte durduğumuzu sandığımız insanlardan bazıları, şimdi merkezle aralarındaki mesafeyi azaltınca meselelerinin sistem olmadığını anlıyoruz. Hoş bu durum tespiti için böyle deneyleri yaşamamız mı gerekiyordu, zaten işin başında roller belliydi demek de mümkün ama yine de ne derler, yaşamadan anlaşılmıyormuş. 

Evet, topu fazla dolaştırdım farkındayım, hemen ortayı yapıyorum: Efenim, sinema yazarlığı alanında eni konu kafa patlatmış, meselenin yüzeyine değil derinine odaklanmış, yedinci sanatı sadece görsel bir ifade biçimi değil, hayatın, felsefenin, edebiyatın, düşüncenin de bir parçası olarak görmüş ve bu türden çabaların takdiri yönünde emek vermiş isimlerden biri olan İhsan Kabil, geçen salı Star gazetesinde kaleme aldığı “Tartışmaya ‘açık’ filmler” başlıklı yorum-haberiyle ihbarcılığın, son dönemdeki en belden aşağı vuran yazılarından birine imza attı. Meseleyi özetleyeyim. ‘Bağımsız Film Festivali !f’i, başta Kültür Bakanlığı olmak üzere cümle âleme ispiyonladı Kabil. Nasıl mı? Festival programındaki bazı filmlerin ‘muhteviyat’larından bahsetti: Mesela bu filmlerin aşırı küfürlü, bol uyuşturuculu, hardcore seks sahneler içerdiğini, iki genç kızın ilgisini cinsel tabanda aktardığını, iki erkeğin barlarla yatak odası arasında geçen hayatlarını filmleştirdiğini, bir gecelik ilişkinin sabaha kadarki ayrıntılarını aktardığını ifade etti. Ve ‘İhbarname’sini “Toplum yapısı ve ahlak değerleriyle çatışan bu tür yapımlar festivalin değerinden kaybettiriyor ve devlet desteğinin varlığını sorgulatıyor” ifadeleriyle bitirerek bir anlamda ‘!f’in sponsorları arasında yer alan Kültür Bakanlığı’na da “Siz kimlere arka çıktığınızın farkında mısınız?” ayarı verdi.
Meslek hayatımın başlarında, 90’ların ilk yarısında o zamanlar sinema yazarı titri taşıyan biri Pasolini’yi neredeyse aynı ifadelerle ispiyonlamaya çalışmıştı. Birkaç yıl önce de yine kendini sinema yazarı addeden sıradan bir kalem, ‘Brokeback Dağı’ için benzer bir yaklaşıma soyunmuştu. İkisi de yazı ve çizi açısından ciddiye alınmayacak isimler olduğu için en azından benim nazarımda es geçilmeleri gerekiyordu. Lakin Kabil’i dünya görüşü itibariyle değil ama yazıları hasebiyle sever sayardım. Demek ki buraya kadarmış. Önümüzdeki ‘Jurnalciler’e bakalım derim...

Silivri-Çağlayan arasında
Bugün izninizle ‘Türk’e Türk propagandası’ yapacağım. Malum, basın son iki haftadır ‘Şike davası’ nedeniyle önce Silivri’ye, sonra da Çağlayan’a odaklandı. İki cepheden de yoğun bir aktarım oldu. Bazı gazeteler adliye muhabirleri yoluyla bu göreve soyundu, Radikal olarak biz ise Spor Servisimizin editörlerden Kenan’ın (Başaran) gözlem ve kalemiyle. Bu türden övünmeler bize yakışmaz ama servis arkadaşım Kenan’ın, iki yakayı en iyi yansıtan isim olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle önce Silivri, sonra da Çağlayan günlüklerinde, yaşanan tüm ayrıntı ve anekdotlar, hiçbir yayın organında göremeyeceğimiz yanlarıyla Kenan tarafından aktarıldı kamuoyuna. Hukuk ve futbol dünyamızın bu tuhaf birleşiminin yansımalarına, 26 Mart’ta kaldığı yerden devam edeceğiz.

Şimdi Türkiye düşünsün…
Yiğiter (Uluğ), geçen Çarşamba Radikal’deki yazısında potada Türkiye Kupası’nı Beşiktaş’a kazandıran Serhat Çetin’den bahsediyordu. Yıldırım Demirören’in Beşiktaş’ı, geçen sezon bu oyuncuyu kovmak için her türlü ‘faullü’ yönteme soyundu ama Serhat kulübü terk etmedi ve ‘Sekizli final’in en verimli isimlerinden biri oldu. Yiğiter onun öyküsünü ‘Kovdular gitmedi kupayı getirdi’ başlığıyla yansıttı. Bu başlık bana Del Bosque’yi hatırlattı, ‘Yeniköy kasabı’nı da kovdular, o da gitti kupayıİspanya’ya getirdi. Hem de bir ilki başararak. Evet, Dünya Kupası’nı kazanan takımın teknik direktörü, Demirören’in ilk kurbanıydı. Ve bu isim bugün muhtemelen TFF Başkanı olacak. Hepimizin başı sağ olsun…