Bir müzik serüveni

Televizyonda Popstar adaylarını, Bayhan'ları, Firdevs'leri izlerken arada bir kendi 'müzik serüveni'me dönüyorum.

Televizyonda Popstar adaylarını, Bayhan'ları, Firdevs'leri izlerken arada bir kendi 'müzik serüveni'me dönüyorum.
Şarkıcılık mı? Allah korusun! Sesimi bir işiten bir daha semtime uğramaz. Beste derseniz b'sinden bile anlamam.
'Müzik serüveni' dediğim, söz yazarlığı.
Bestelenmiş şiirlerimden söz etmiyorum. Onlar yazılmış bitmiş şiirler. Besteci alıp besteliyor. Söz yazarlığı sayılmaz. Bir de verilen besteleri 'dillendirmek', onlara söz yazmak var. Müziğin özüne, kalıbına uygun şiir yazmak. Söz yazarlığından bunu anlıyorum. Çoğu edebiyatçının görüşlerine aykırı düşüyor belki, ama ben şairlerin söz yazarlığını olumlu karşılıyorum. Şair açısından güzel bir deney, yararlı bir 'kendini sınama.'
Dinleyici açısından da yararlı. 'Mest oldu, jest oldu' gibi anlamsızlıkları ezberleyip benimseyeceğine Attila İlhan dinler, fena mı...
* * *
Zülfü Livaneli, iki şiirimi bestelemişti: Atlının Türküsü ile Memik'e Ağıt. İlki bu adı taşıyan albümünde yer alıyordu. İkincisi daha 'kayıtlara geçmemişti'.
Günün birinde, "Gel, seninle değişik bir şey yapalım," dedi Zülfü.
"Ne yapacağız?"
"Elimde dokuz beste var. Beşi Theodorakis'ten. Dördü benden. Sözleri yok. Bunlara söz yazar mısın? Albümde 10 şarkı olacak. Biri zaten Memik Oğlan. O hazır."
"Yazarım," dedim. Bunu dediğimde nasıl çetin bir işe kalkıştığımın farkında değildim.
Besteler geldi. Dinledim. Dinler dinlemez de, "Yandım!" diye düşündüm. Hece sayıları, açık heceler, kapalı heceler... Besteye uygun sözler... Üstelik bir anlamı olacak.
Bende müzik kulağı sıfır. Zülfü'ye, "Sen şunları bana heceleyerek söylesene," dedim. Zülfü geçti mikrofonun karşısına, yeni bir kaset doldurdu: "La - lay - lay - la... La - lay - la - laaa."
Bütün şarkılar 'lay - la'lardan oluşuyor şimdi. Ama sözün başladığı yeri, dizelerin hece sayısını, bölünmelerin nerelerde olduğunu biliyorum artık.
* * *
Kaseti önüme koydum. Kalemle kağıdı çekip başladım çalışmaya.
Daha doğrusu, arpacı kumrusu gibi düşünmeye.
Bir yandan düşünüyorum, bir yandan da Zülfü gibi boyuna 'lay - lay - la' çekiyorum.
O sıralarda Milliyet Yayınları'ndan ayrılıp ONK Telif Hakları Ajansı'na dönmüşüm. İşyerine gidiyorum erkenden. Ahmet Efendi'ye çayımı söyleyip masa başında kalem kemiriyorum. "Nice kanlaaar..." Olmadı. "Nice yaslaaar..." Olmuyor.
Artık nasıl olduysa, Theodorakis'in bir parçası çıktı ortaya. Zülfü'yü aradım hemen. Telefonda sözleri yazdırdım. Pek sevdi. Ben de yüreklendim, başladım bir başka parçayı çalışmaya.
Karacaoğlan'ın 'çiçek topla', Yunus Emre'nin de 'selam olsun' dizelerinden yola çıarak Güneş Topla Benim İçin'le Selam Olsun'u yazdım. İkisinin de, Karacaoğlan'ın, Yunus'un yazdıklarıyla başka ilgisi yoktu. Olsun. Kitabımda bunları yayımlarken birini Karacaoğlan'a, birini Yunus'a adadım. Boynumun borcu.
Bestelerden birine Şahdamar'ı yazdım. Ama kullanmadık onu. Şahdamar'ı da sonradan Edip Akbayram bir başka besteyle, Mustafa Uysal'ın bestesiyle değerlendirdi.
* * *
Biri dışında bütün sözleri vermiştim Zülfü'ye. O şarkı bir türlü çıkmıyordu. Günün birinde Zülfü telefon etti. "Ne oldu son parça? Stüdyoya gireceğim," dedi.
"Hazır," dedim.
Nasıl olsa o gece çalışır, bitiririm.
Zülfü, "Hemen geliyorum almaya," demez mi! Telefon kapandı.
Koydum önüme kağıdı. Zülfü gelinceye kadar da can havliyle sözleri yazıp bitirdim.
* * *
Stüdyoya birlikte girdik. Benim bir şey yaptığım yok. Çay içiyorum, bu yeni ortamın özelliklerini keşfe çalışıyorum. Neredeyse her gün gittim.
Zülfü'nün stüdyodan ayrılmasından biraz önce bir kadın geliyordu hep. Yanında simsiyah boyalı saçlı, palabıyıklı bir adam. Bir de viski şişesi. Bizden sonra mikrofon başına geçip başlıyordu şarkı söylemeye. Hep aynı şarkıyı.
Stüdyoda çalışanlardan birine, "Kim bu?" diye sorduk.
"Adam ona kaset hazırlatıyormuş. Bir aydır her gün geliyorlar. Kadın daha ilk şarkıyı bile söylemeyi beceremedi. Bakalım kaç yıl sürer?"
Aradan 20 yıla yakın zaman geçti. Zülfü'yü görünce soracağım, kadın ikinci şarkıya geçmeyi başarabildi mi diye.
* * *
Güneş Topla Benim İçin ilgiyle karşılandı. Theodorakis'in de katıldığı bir toplantıda şunları söyleyecekti Zülfü.
"Herkes terziye bir insan götürür, 'Bu insana bir elbise dik' der. Biz Ülkü'ye bir elbise götürdük, 'Bu elbiseye bir insan uydur,' dedik."
Elbiseye insan uydurmak çileli işmiş gerçi, ama çile de keyfe dönüşebiliyormuş. Yeter ki elbise güzel olsun.
* * *
Zülfü'yle ilgili, unutamayacağım bir söz yazarlığı anısı daha var.
Bir gün Yeşilçam'da kahvede oturuyorum. Rasin'in Suadiye'deki resim sergisine gideceğim. Vakit öldürüyorum.
Telefon çaldı. Mehmet açtı. Başıyla beni işaret etti.
Aldım telefonu. Zülfü.
"Ülkü," dedi, "Şerif Gören'in Kan filminin müziğini yapıyorum. Tanıtım yazıları için sekiz dizelik bir şarkı gerek. Sözlerini yazar mısın?"
Zülfü bu. İki elim kanda olsa yazarım. Zaten filmin konusunu, havasını da biliyorum.
"Güneş Topla Benim İçin kalıbında olacak," dedi Zülfü.
"Tamam," dedim.
Bir an sessizlik oldu telefonda. Sonra, "Ben şimdi stüdyodayım," dedi Zülfü. "Akşama kadar kaydı yapıp çıkmalıyım."
Ne?
Sözlerin iki saat içinde verilmesi gerek.
"Peki," dedim. Fırladım kahveden. Taksim'e yürüyorum. Beynimden dilime kelimeler akıyor. Suadiye dolmuşuna bindim. Boğaz Köprüsü'nü geçiyoruz. Ben kendi kendime mırıldanıyorum: "Bir kurşundan bir kurşuna..."
Bir yandan da ezberliyorum.
Rasin'in sergisine vardım. Sevgili Rasin, "Hoş geldin," dedi.
"Hoş bulduk," bile yok. "Telefon nerede?"
Rasin telefonu gösterdi. Stüdyoyu aradım hemen.
"Zülfü... Yaz: Su başında bir gül açar..."
Dünya rekorunu bilmem ama kendi rekorumu kırmıştım.
Yakında Mao da Boşnak olur
Geçen hafta Hakkı Devrim Passaparola'daki bazı yanlışlara değiniyordu.
Yarışmaları seviyorum, ama izlediğim bir program değil Passaparola. Pazartesi akşama doğru 'zaplarken' televizyonda karşıma çıktı.
Metin Uca'nın sorusu: "Garip akımının şairi... Adı Rıfat. Soyadı nedir?"
Yarışmacı bilemedi.
Uca yanıtı verdi. "Oktay. Şairin adı Rıfat Oktay."
Oktay Rıfat (soyadı Horozcu'dur) böylece Rıfat Oktay oluverdi.
Arkasından bir soru daha: "İtalyan ressam. Adı Pablo... Soyadı? P ile başlıyor."
İspanyol Picasso da bir çırpıda uyruk değiştirdi.
Hemen başka bir kanala...
Bilgi sınarken doğruları mı öğretiyoruz, yoksa kendi cahilliğimizi mi sergiliyoruz?