1990'lar

1990'lar, Türkiye için karanlık yıllardır. 1990'lar aynı zamanda Türkiye ekonomisi için de kayıp yıllardır

Ankara’nın Kürt politikasında 1990’lara dönüş tartışılıyor.1990’lar, Türkiye için karanlık yıllardır. Karanlık sadece siyasetle de sınırlı değildir. 1990’lar aynı zamanda Türkiye ekonomisi için de kayıp yıllardır.

Beni takip edenler bilir: Ekonomi ve siyasetin çok iç içe olduğuna inanırım. Daha doğrusu öyle olduğunu bilirim. Bu bilgi, hem teoriden beslenir hem de yaşayarak test edilmiştir.

Bir ülkenin ekonomik performansının kısa vadedeki en önemli belirleyicisi siyasettir. Türkiye’nin 1990’lı yılları siyaset-ekonomi ilişkisinin analizi için çok elverişli bir alandır. 2012 Eylülü’nde yine böyle bir döneme girdik.

Siyasetin bu kadar kötü gittiği, iktidarın ülkeyi yönetme kabiliyetindeki zaafların bu kadar açığa çıktığı, ortaya döküldüğü bir ortamda, ekonomi de iyi olmaz. Şahane zannedilen ekonominin bir anda tepetaklak yuvarlanması hiç kimseye şaşırtıcı gelmesin.

Bir süre önce de ekonomide havanın fena halde tersine dönme ihtimaline işaret etmiştim. Geçen süredeki gelişmeler aynen bu doğrultuda.

Küresel rekabet gücü
Her sene ülkelerin rekabet güçlerini ölçümleyerek sıralayan Dünya Ekonomi Forumu (WEF), 2012 sonuçlarını geçen hafta yayımladı. Bu sonuçlara göre Türkiye 144 ülke arasında 43’üncü sıraya oturdu. Bir önceki sene 59’uncu sıradaydı. Yani 16 sıra birden atladı. Rekabet gücü sıralaması Türkiye’den daha fazla artan bir tek ülke var o da Kazakistan. Bu artış nasıl da bir sevinme yaratmış iş dünyasında! Türkiye’yi yere göğe koyamıyorlar. Bundan sonra artık Türkiye’nin notu da yatırım yapılır seviyeye yükseltilirmiş. Böyle olunca da gelsin paracıklar! Üzgünüm; boş hayalleri bırakmak lazım. Yoksa bu sevinmeler, aynen Genelkurmay Başkanı’nın Afyonkarahisar Valisi’nin hediyelerine sevinmesine döner.

Dünya Ekonomi Forumu’nun bu raporunda kişi başı gelir ile rekabet gücü arasındaki ilişkiyi gösteren bir tane de grafik var. Türkiye’nin 16 sıra birden yükselmesine sevinenler o grafiğe de göz atsın bir zahmet. Türkiye’nin rekabet gücünün, gelir seviyesine göre olması gereken yere ancak gelmiş olduğunu görecekler.

Tabii bir de rekabet gücündeki bu artışın korunup korunamayacağı meselesi var. Aynı yayındaki sosyal ve çevre koşulları itibariyle sürdürülebilirlik dikkate alınarak yeniden hesaplanan rekabet gücü sıralamalarına göre Türkiye artık bu parlak performansı gösteremiyor. Bu sürdürülemezlik durumu hem çevresel hem de sosyal boyuttan kaynaklanıyor. Hiç şaşırtıcı değil. En temel vatandaşlık sorunlarını çözememiş, bunca çevre katliamına sahne olan bir ülkede tersi şaşırtıcı olurdu.

Gelir dağılımındaki bozukluğun, eğitimdeki sorunların, istihdam güvencesindeki sıkıntıların, işyeri güvenliği ve işçi sağlığı konusundaki vurdumduymazlıkların bir gün gelip ayağa dolanacağını düşünmemek için herhalde ‘üç maymun’ları oynamak gerekiyor. Yani herkes biliyor bilmesine de “Bugün bugündür, yarına Allah kerim” diyor.

Bunca gündem içinde dikkatlerden kaçmışsa bu noktada hatırlamakta yeri var: Yabancı yatırımcıların koşa koşa yatırıma geleceği düşünülen ülkenin bir ilinde, Mardin’de, sıtma salgını görüldü.

Kırılma noktası
Türkiye deprem ülkesi. 1999 depremi ne ilk depremdi ne de son deprem. Ama 1999’da yıkılan sadece binalar değildi. O gece milyonlarca insanın gözünde son tuğla da çekildi ve Türkiye’nin devlet aygıtı, yönetim kabiliyeti de yıkıldı. 2000’li yıllardaki değişimde bir büyük faktördür bu tek bir olay.

Afyonkarahisar’da patlayan cephanelik de ne ilk ne son kaza ya da her neyse o. Ama bu da bir kırılma noktası. Türkiye’nin 2012’nin eylül başlarını iyi not edin. Bu kadarı Türkiye için bile fazla. Aynı gün bir patlama 25 çocuğumuzu öldürüyor; çok uzak olmayan bir başka noktada ise 61 mülteci vahşi kapitalizmin elleriyle boğuluyor. Ve ölen askerlerin bazılarının yakınları “Vatan sağ olmasın, oğlum sağ olsun” diyerek gösteriyor tepkisini. Buna bir mim koyun. Sonra, arkanıza yaslanın ve düşünün.