AB ilişkilerini güçlendirme zamanı

Geçen hafta yayımlanan iki çalışma bana, Türkiye'nin AB çizgisinde kalmasına, hem AB'nin, hem de ABD'nin bugün daha da özen gösterdiğini düşündürdü.

Türkiye-AB ilişkileri kış uykusunda. Oysa tam da şimdi hem politik hem ekonomik olarak AB ilişkilerini derinleştirmek çok önemli.
Geçen hafta iki önemli çalışma yayımlandı. Biri Açık Toplum Vakfı’nın desteğiyle Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecini izlemek amacıyla kurulan Bağımsız Türkiye Komisyonu’nun raporu. Başkanlığını Nobel Barış Ödülü sahibi eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Martti Athisaari’nin yaptığı komisyonun “Avrupa’da Türkiye: Değişimin Kaçınılmazlığı” başlığıyla açıkladığı raporun ana mesajı katılım müzakereleri sürecinin mutlaka hızlandırılması gerektiği. Rapor, Türkiye-AB ilişkilerini, Türkiye’nin demokratikleşmesi, ekonomi, dış politika, enerji gibi geniş bir çerçevede ele alıyor. Bağımsız Türkiye Komisyonu’nun raporu “İçinden geçtiğimiz çalkantılı dönemde istikrarlı, demokratik ve müreffeh bir Türkiye, hem Avrupa Birliği’nin, hem de Türkiye’nin daha önce hiç olmadığı kadar yararına” olduğunu vurguluyor.

Geçen hafta yayınlanan ikinci önemli çalışma ise Türkiye-AB ilişkilerinin ekonomik boyutuna odaklanan “Türkiye-AB Gümrük Birliği Değerlendirmesi” başlıklı Dünya Bankası raporuydu. AB’nin talebi üzerine hazırlanan rapor, 20. yılına yaklaşan Gümrük Birliği’nin kapsamlı bir analizini yapıyor. Gümrük Birliği konusunda tartışmaların ve itirazların gündeme geldiği bir döneme denk gelen bu değerlendirmenin zamanlaması da dikkat çekici.

Türkiye’nin dış ticaretinde bir tıkanma olduğunu, özellikle yüksek teknolojili mal ve hizmet ihracatını arttırmakta
zorlandığını, dünya ticaretindeki değişimlere ayak uydurmakta geç kaldığını, bu nedenle cari açığını kapatamadığı daha önce birçok kez vurgulamıştım. Gümrük Birliği olmasa bu sorunları daha ağır yaşayacaktık.

Gümrük Birliği sadece AB ülkeleri değil, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’ya da ihracatın artmasına yardımcı oluyor. Türkiye’ye yabancı sermaye yatırımlarının artmasının da başlıca nedenlerinden birisi.

Sağladığı avantajlara karşılık mevcut haliyle Gümrük Birliği’nin sıkıntılı yönleri de var. Bu pürüzler şimdi giderek daha fazla göze batıyor. Çünkü dünya artık 1990’ların dünyası değil. Küresel ticaret daha önce görülmemiş boyutlara ulaşırken her yerde gümrük tarifeleri süratle düştü. Yükselen piyasa ekonomileri hızla zenginleşti ve Türkiye için alternatif pazarlar oluştu. AB, doğuya doğru genişledi ve Türkiye’nin rekabet avantajının bir bölümü yeni AB ülkelerine kaydı.

Gümrük birliği Türkiye’yi AB’nin dış ticaret politikasını birebir uygulamak zorunda bırakıyor. AB’nin imzaladığı serbest ticaret anlaşmaları Türkiye için bir sorun oluyor. Türkiye müzakeresine katılamadığı bu anlaşmalara uymak zorunda. Bu çerçevede son gündeme gelen anlaşma, AB ile ABD arasında görüşmeleri başlatılmış olan TransAtlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması. Türkiye-AB arasındaki vize sorunları ve ulaştırma kotaları da Türkiye’nin AB’ye ihracatını sınırlayan ve bu nedenle hoşnutsuzluğa neden olan diğer faktörler.

Dünya Bankası bu sıkıntıların Gümrük Birliğini derinleştirerek aşılabileceğini düşünüyor. Bunun için, sadece sanayi ürünleri için geçerli olan Gümrük Birliği’nin tarımı ve hizmetleri kapsayacak şekilde genişletilmesi, karar verme sürecinde Türkiye aleyhine olan asimetrilerin azaltılması, STA’lar için paralel müzakerelerin resmileştirilmesi, vize kolaylıkları, karayolu taşımacılık izinlerinin serbestleştirilmesi gibi adımlardan oluşan bir paketin hızla uygulamaya konmasını öneriyor. Dünya Bankası’na göre böyle bir paket Gümrük Birliği’nin hem Türkiye, hem AB için anlamlı olmaya devam etmesini sağlayacak. Bu önerileri herkesi dahil eden geniş bir yelpazede derinlemesine tartışmak gerekiyor.

Bu iki çalışma bana, Türkiye’nin AB çizgisinde kalmasına, hem AB’nin, hem de ABD’nin bugün daha da özen gösterdiğini düşündürdü.