Ahı gitmiş vahı kalmış liberalizm

Neoliberalizmin dünya hakimiyeti 2008 yılındaki küresel kriz ile birlikte yıkıldı.

Demir Lady filmini izlemeye giderken ‘içindeyken insanın nasıl da büyük dönüşümleri hissedemediği’ düşüncesi aklımdan geçiyordu. Thatcher ve Reagan daha sonra neoliberalizm olarak adlandırılacak olan süreci başlattıklarında bunun gelecek 30 yıla damgasını vuracak çok kuvvetli bir dalga olduğunu kavrayamamıştık.
O zamanlar Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomi okuyordum. Bu liberal politikaları kapitalizmin doğal işleyişi içinde, muhafazakâr sağcıların çok gerici ve işçi düşmanı tavrından ibaret görmüştük. Bugünden o günlere bakınca bu iki siyasetçinin öncülüğünü yaptıkları ekonomik akımın dünya kapitalizminin yeni bir evresine tekabül ettiğini, 30 yıl sürecek çok derin bir dönüşümün yolunu açtığını hissedememiş olduğumu görüyorum. Aradan yaklaşık bir on yıl geçince, liberalizm dalgası Sovyet Bloku’nun çöküşü hızlandırmıştı. Bu çöküşten sonra neoliberalizm tüm ülkelerin yegâne ve tartışmasız iktisadi modeli haline gelmişti. Bu modelin dünya ekonomik düzenini nasıl ve ne büyük bir süratle değiştirmeye muktedir olacağını 1980’lerin başında hiç tahmin edememiştik.
Bu büyük değişimin en önemli aktörlerinden birisiydi Ms. Thatcher. Grevlerle sarsılan ve tam bir çöküş yaşayan İngiltere ekonomisinde aldığı sert ve acımasız önlemler kendisine Demir Lady denmesine yol açmıştı. Meryl Streep’in insana parmak ısırtan bir performansla çizdiği Lady Thatcher portresinde ise bu sert politikacıdan geriye artık bunamaya başlamış bir yaşlı kadın, hayat arkadaşının ölümünü kabullenemeyen bir zavallı kalmış.
Bu insan portresi Lady Thatcher’in bir zamanlarki acımasızlığının göz ardı edilmesine yol açtığı için eleştiriliyor. Ama ben bu ahı gitmiş vahı kalmış yaşlı kadın ile günümüzde neoliberalizmin itibarı arasında muazzam bir paralellik olduğunu düşündüm. Piyasa fetişizmi, özelleştirme ve dış ticarette, sermaye hareketlerinde, finansal piyasalarda liberalizasyon ve küresel entegrasyon ile niteleyebileceğimiz süreç, dünyada hızlı bir büyümeye yol açmış, bir dizi düşük ve orta gelirli ülkeyi bir üst basamağa taşımıştı. Sovyet Bloku’nun çökmesinin ardından, piyasa ekonomisine karşı çıkan sesler iyice cılızlaşmış, artık duyulamaz hale gelmişti.
Neoliberalizmin dünya hâkimiyeti 2008 küresel kriziyle beraber yıkıldı. Bu dalganın beşiği ABD ve İngiltere’de bile kapitalizme yeni bir ayar vermekten konuşuluyor bugün.
Bu akımın Türkiye’deki temsilcisi Özal’dı. Türkiye neoliberal politikalarla 24 Ocak 1980’de tanıştı. Bu neoliberal ekonomi politika yaklaşımı daha sonra 12 Eylül Anayasası ile siyasi bütünlüğüne kavuştu. O gün bugündür burada esas olan ekonomik düzeni bu politika çerçevesi belirledi. AKP’nin ekonomi politikalarının da çerçevesi aynı esasa dayanıyor.
Küresel krizden sonra dünyada kapitalist üretim yönteminde, finansal piyasaların düzenlenmesinde ve bölüşüm ilişkilerinde kapsamlı bir değişim ihtiyacı tartışması başladı. Türkiye ise kendisini bu tartışmanın tamamen dışında konumladı. Ekonomideki tüm tartışma konjonktüre ilişkin. Aynen 2001 öncesinde olduğu gibi, para politikası, kur, faiz, enflasyon, cari açık, sıcak para yine başrolde. Allah’a şükür bugün kamu maliyesi ve bankacılık sektörü tartışma dışı. Buralarda sorun yok. Ama üretim yapısı fena halde sorunlu. Ve esas önemlisi, şu anda elimizdeki model dünya ekonomisinin neoliberal altın çağı varsayımına dayanan, ancak bu varsayım geçerli olduğu sürece çalışabilecek bir model. Dünya ekonomisinin çalışmasına verilecek yeni ayara göre de mutlaka elden geçirilmesi gerekiyor. Maalesef ne iktidar ne muhalefet başını konjonktürden kaldırıp da bu strüktürel konularla ilgilenmiyor.
Yazının başında da dediğim gibi, hızlı dönüşüm zamanlarında, insan günlük olayların peşinde savruluyor ve dönüşümün çapını fark edemiyor. 1980 model bir anayasa ve ekonomik model ile daha ne kadar devam edeceğimizi sorma vakti gelmedi mi hâlâ?