'Anlamak gideni ve gelmekte olanı'

Sürmekte olan tartışmaların özünü kapitalizmin sosyal konulardaki performansını nasıl arttıracağı oluşturuyor.

Geçen hafta küresel kriz sonrasında liberal ekonomi yaklaşımının eski popülaritesinin fena halde yıpranmış olduğunu yazmıştım. Bu yazıya “Peki bundan sonra ne olacak; Sovyet modeli çöktü, liberalizm çöktü, yerine ne gelecek?” diye soran okur yorumlarını aldım. Bu soru etrafında şekillenen tartışmalar şu sıralar pek revaçta. Financial Times “Kapitalizm krizde” diye bir seri yapıyor; The Economist, geçen sayısını devlet kapitalizmi konusuna ayırmıştı. Davos’taki Dünya Ekonomi Forumu’nun da bu seneki teması ‘Büyük Dönüşüm’. 

Büyük Dönüşüm
Davos’un gündemi, dünya ekonomisinin nerede olduğu konusunda iyi bir fikir veriyor. Bir yandan 2012’de dünyanın ekonomik görünümü tartışılıyor, diğer yandan küresel kriz sonrası dünyasının ekonomi yaklaşımının ne olacağı sorusuna cevap aranıyor. Bu ikili gündem, küresel krizin artık ateşinin düştüğünü, yangını söndürme kısmının geride kaldığını, şimdi önceliğin enkaz kaldırma ve yeni sistemin inşasına doğru kaydığını gösteriyor.
“Wall Street’i İşgal Et” eyleminde de ifadesini bulan eşitsizliğe isyan ve daha adil bir dünya özlemi, yeni döneme damgasını vuracak olan başlıca unsur. Sürmekte olan tartışmaların özünü kapitalizmin sosyal konulardaki performansını nasıl arttıracağı oluşturuyor. 

İçine kapalı Türkiye
Gündüz Vassaf yazmıştı: Devlet tarihiyle; Türkiye dünyayla ilgilenmiyor. Kim bilir belki de Vassaf’ın öğrencisi olduğum içindir, benim de çok önemsediğim bir nokta bu.
Siz bakmayın 1980 sonrasında Türkiye ekonomisinin dışarı açılmış olmasına. Türkiye hâlâ dünyalı değil. Pop kültür modaları hemen burada da etkili oluyor, yeni ürünler hemen ithal ediliyor ama tüketimde dünya ile aynı frekansta olmamıza rağmen düşünsel boyutta aynı cevvallikte olmadığımız kesin.
Bu yüzden dünyadaki bilgi ve deneyimden yeteri kadar beslenemiyoruz. Güneş’in ve yıldızların dünyanın etrafında döndüğüne inanan Eski Yunan’dakiler gibiyiz; tüm dünyada olan bitenleri sadece Türkiye ile ilişkilendiği ölçüde önemsiyoruz. (Bu nedenle ben de tam bu noktada artık meseleyi Türkiye’ye ve güncel konulara getirip bağlıyorum...)
Türkiye’nin Davos’a olan ilgisi (yukarıdaki argümanın paralelinde) sadece toplantıya katılan Türkiyeli politikacıların ve iş insanlarının yorumlarıyla sınırlı kaldı. Ya da şu anda sürmekte olan ekonomi tartışmalarına bakın: Konu çoğu kez cari açık, enflasyon, büyüme gibi konjonktürel konularla ilgili.
Türkiye 2008’deki krizle başlayan büyük dünya durgunluğunda kendi ekonomisini epey iyi idare etmiş olsa da hiçbir şeyin artık eskisi gibi olamayacağını görmek durumunda. Dünyada teknolojiden siyasete, finanstan sosyal politikalara, çevreden enerjiye süregiden değişimin ruhunu yakalamak gerekiyor. Şu anda AKP’nin de temel açmazı bu değişime, dönüşüme ne ölçüde ayak uydurabileceğinde düğümleniyor.
AKP’nin başarısı Türkiye’nin bundan 10 sene önce var olan dünya düzeni ile uyumunu sağlamak olmuştu. Bireylerin sadece ekonomik çıkarları üzerinden hareket ettiğini, serbest piyasanın tüm kötülüklerin üzerinden gelebileceğini ve tüm risklerin hesaplanıp kontrol edilebildiğini varsayan; ekonominin fizik kadar keskin, net ve öngörülebilen sonuçlar üreten bir bilim dalı olduğu anlayışı üzerine kurulu olan bu dünya düzeni bugün değişiyor. İnsan psikolojisinin sadece ekonomik zekâdan ibaret olmadığı, zenginlik kadar bu zenginliğin nasıl bölüşüldüğünün de önem kazandığı, çoğulculuğun karar alma mekanizmalarına girdiği bu yeni dünya düzeni, ekonomi politikalarının da değişmesini gerektirecek. Eskisinin başarılı bir oyuncusu olmak, başarının yeni düzende de devam edeceği anlamına gelmez. Geçmiş performansla övünmek yerine, gelmekte olanı anlamaya çalışmak lazım. Arap Baharı’na model olmak kuruntularına kapılmak yerine bu dönüşümde gideni ve gelmekte olanı anlamaya çalışmak çok daha hayırlı olur.