Anti-kapitalist Müslümanlar

Müslüman anti-kapitalistlerin 1 Mayıs'a katılması Türkiye'deki normalleşmeye işaret ettiği için önemli ve anlamlı.

Yarın 1 Mayıs. Kendilerini ‘Anti-kapitalist Müslüman Gençler’ olarak tanımlayan bir grup da Taksim’deki kutlamalara katılacak. ‘Anti-kapitalist Müslüman Gençler’ DİSK ve KESK ve sol örgütlerle birlikte Taksim’e çıkacak.
Geçen gün bir televizyon programında ‘Anti-kapitalist Müslüman Gençler’le yapılan bir röportaja denk geldim. Bu gençler, adlarının da ortaya koyduğu gibi iki kimliği bir arada barındırıyorlar: Hem Müslümanlar hem de sosyalist. Anti-kapitalist Müslüman Gençler, işçi sınıfının sömürülmesine karşı çıkarken Başbakan da MÜSİAD toplantısında, Türkiye’yi bu seviyelere ulaştırdıkları, bu yüksek büyüme oranına katkı sağladıkları için MÜSİAD’a ve üyelerine şahsı, ülkesi ve milleti adına teşekkür ediyordu.
Başbakan aynı konuşmasında 28 Şubat’ın MÜSİAD’a, MÜSİAD’ın üyelerine karşı bir darbe olduğunu söyledi ve darbelerin ekonomiye maliyetinden yakındı. Türkiye’de gelirin sermaye ve emek arasındaki dağılımını sağlıklı izleyemiyoruz ama sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde ekonomik krizlerin de darbelerin de esas maliyetini üstlenen çalışan kesimler oluyor. 

Emek-sermaye paylaşımı
Çalışan kesimlerin ekonominin performansından ne ölçüde pay aldığını anlamak için imalat sanayi üretim, istihdam ve ücret verilerini kullanabiliriz. Bu veriler üzerinden yaptığım hesaplamalara göre 1990’lı yıllarda emeğin payı çok ciddi bir erozyona uğramış. 1990’lı yıllar Türkiye’nin sadece siyaseten değil, ekonomik olarak da karanlık yılları. Enflasyon etkisinden arındırılmış ücretler 1988-1991 arasında kayda değer bir artış göstermiş. (Bu, hatırlayalım, siyasi yasakların bitişine denk geliyor. Her zaman daha fazla demokrasi, çalışan kesimlerin refahına olumlu katkı yapıyor. Bu yüzden 1 Mayıs ve genel olarak sendikal mücadele siyasi bir boyut içeriyor.)
1991’den sonraki on yılda imalat sanayiinde çalışan başına üretim miktarı olarak ölçtüğümüz verimlilik yüzde 70 artmış. Ama öyle görünüyor ki bu artış emekçilere yansımamış; sermayedarın yanına kâr kalmış. Bu dönemde reel ücretler yüzde 17 azalmış. AKP, emek-sermaye paylaşımının emek aleyhine bu denli keskin seyrettiği bu on yılın ardından iktidarı almış.
Aslında AKP iktidarı döneminde de üretkenlik artışının tamamı ücret artışına yansımadı. 2001-2005 arasında çalışan başına üretim miktarı yüzde 35 artarken reel ücretler yüzde 5 geriledi. Yani birim ücret başına üretim miktarı artmaya devam etti. Aradaki bu fark eğer başka yere gitmediyse patronlara gitmiş olmalı. 2005 sonrasında ise üretkenlik artışının büyük ölçüde reel ücretlere yansımış olduğunu görüyoruz. AKP’nin üst üste aldığı seçim zaferlerinde bu durumun payını görmezden gelmek, sanırım kafayı kuma gömmekten başka türlü anlatılamaz. Ancak AKP’nin esas başarısı bu son krizde oldu. Küresel krizde enflasyonun düşmesi, ücretlerin enflasyon karşısındaki erozyonunu sınırladı. Çalışan kesimdeki refah kaybı istihdam kaybından kaynaklandı. 2011’de ise üretkenlik artışı yüzde 2 olurken, reel ücretlerdeki artış yüzde 8’i buldu. 

Büyüyen pastadan alınan pay
Yukarıdaki veriler sadece imalat sanayiindeki durumu gösteriyor. 2001’den sonraki 10 yılda ekonomi reel olarak yüzde 68 büyüdü. Bu büyümenin nasıl paylaşıldığını bilemesek de büyüyen pastadan çalışanların da pay almış oldukları ortada. Gerçek politikayı da bu bölüşüm mücadelesi belirliyor. Sonuç olarak Türkiye normalleşiyor. Bu normalleşme işçi ve işveren örgütlerinin kol kola darbe şakşakçılığı yapması gibi bir garabete izin vermiyor. Bölüşüm sorunları üzerine gerçek politika, tarafların hakiki ekonomik çıkarlar üzerinden şekillenmesini gerektiriyor. Bu durumda Müslüman anti-kapitalistlerin sosyalistlerle yan yana gelmesinde hiçbir tuhaflık yok. Normal olanı, kapitalistler arasındaki çelişkilerin de dini hassasiyet bazında değil, ekonomik çıkar bazında olması. Müslüman anti-kapitalistlerin 1 Mayıs’a katılması Türkiye’deki normalleşmeye işaret ettiği için önemli ve anlamlı.