Avrupa'nın yakınsama makinesi tekliyor

Avrupa zor bir seçime zorlanıyor ya hayat tarzı liderliğinden vazgeçecek ya da güçsüzleri korumaya devam edecek.

Geçen hafta Dünya Bankası İstanbul’da “Büyümenin Altın Kuralı” raporunu tanıttı. Bu raporun alt başlığı “Avrupa Ekonomik Modeli’ne Görkeminin Yeniden Kazandırılması”. Aslında başlığın kendisi zaten çok şey anlatıyor.
Zaman zaman Türkiye’de de gündeme gelen bir tartışma var: Ekonomi politikalarının başarısının esas ölçüsü, büyüme hızı değil, ülkenin gelişmiş ülke sayılıp sayılamayacağıdır. Çünkü büyüme hızı ne kadar yüksek olursa olsun, diğer ülkeler de benzer hızlarla büyüyorsa aradaki farkı kapatamazsınız.
Diyelim kişi başına, reel fiyatlarla yüzde 5,5’lik bir hızla büyüyorsunuz. Bu size 13 yıl içinde kişi başı geliri ikiye katlama imkânı verir. Türkiye tarihsel olarak en hızlı büyüme dönemlerinden biri olan 2001-2007 döneminde bu hızla büyüdü. Bir ülkenin kendi tarihine göre yapılacak bir karşılaştırmada mutlaka çok başarılı görülecek bir performans. Ama bu karşılaştırmayı diğer ülkelerle yapınca resim birden değişebiliyor.
Dünyada ülkelerin ekonomik performansını karşılaştırmak için ABD referans noktası alınıyor. ABD ile olan kişi başına gelir farkının kapatılmasına ‘yakınsama’ deniyor. Yoksul ülkelerin hızla büyüyerek orta gelirli ülke konumuna gelmesi pek zor değil. Ancak orta gelirli ülkelerin zengin ülke konumuna sıçraması zor oluyor.
Dünya Bankası’nın 2007 yılında yayımladığı bir çalışmada (An East Asian Renaissance) 1987’den sonra orta gelir düzeyinden yüksek gelir düzeyine ulaşabilen ülke sayısının sadece iki düzine olduğu tespit edilmiş ve bu durum orta gelir tuzağı olarak adlandırılmıştı. Bu tuzaktan kurtulan şanslı ülkelerin bir kısmı petrol sayesinde büyümüştü. Asya kaplanlarının performansıysa, çok çalışıp çok tasarruf ederek ve çoğu kez demokratikleşmeyi arka plana iterek uygulanan ihracata dayalı bir kalkınma modeline dayalıydı. 

Orta gelir tuzağından kurtulan ülkelerin yarısı Yunanistan, Macaristan, Polonya, Portekiz, gibi Avrupa ülkeleriydi. Adeta bir yakınsama makinesi gibi çalışan Avrupa Birliği, sadece fakir ülkeyi zengin ülkeye dönüştürmekle kalmıyor, bunu yaparken aynı zamanda özgürlükleri koruyup geliştirme şansı da veriyor. Dünya Bankası’nın Büyümenin Altın Kuralı çalışması bu makinenin iyi çalışan ve aksayan taraflarını ele alıyor.
Avrupa için sadece büyümek değil, nasıl bir büyüme olduğu da önemli. Çalışmaya göre ABD askeri açıdan, AB ise hayat tarzı açısından dünyanın süper gücü. Dünyadaki askeri harcamaların yüzde 42’sini ABD yapıyor. Dünyadaki sosyal koruma amaçlı harcamaların ise yüzde 58’ini Avrupa yapıyor. Çalışma koşulları, sosyal güvence, emeklilik sistemi, eğitim ve sağlık harcamaları, çevrenin korunması, büyümenin Avrupa’ya sadece daha fazla zenginlik değil, aynı zamanda daha kaliteli bir hayat tarzını getirmesini de sağlamış.
Ancak bu büyüme modeli 1990’ların ortasından bu yana tekliyor. Avrupa 1950-1973 arasında kişi başına gelir seviyesinde hızla ABD’ye yakınsamasına rağmen bu performansı koruyamıyor ve ABD ile arasındaki verimlilik makası açılıyor. Son küresel kriz bu durumu daha da vahimleştiriyor. 27 AB ülkesinden 22’sinde sabit fiyatlarla kişi başına gelir, 2011 yılında hâlâ kriz öncesinin altında. İşsizlik oranındaki artış da cabası.
Bugün Avrupa borç krizinden kurtulmak için bir ölüm kalım mücadelesi veriyor. Maalesef Yunanistan’da gördüğümüz gibi bu mücadelede, Avrupa’yı Avrupa yapan, orta gelir tuzağından demokrasi içinde, sosyal devlet modeliyle kurtulma imkânı sunan değerler fena halde saldırı altında. Avrupa hızla yaşlanıyor. Yine aynı çalışmaya göre 2060’ta nüfusun üçte biri 65 yaşın üstünde olacak. Bu durum, emeklilik sisteminin bugünkü yapısının korunmasını imkânsız kılıyor.
Avrupa zor bir seçime zorlanıyor: Ya hayat tarzı liderliğinden, sosyal devletten vazgeçecek, ya da bu zenginlik bana yeter deyip dayanışmayı, çevreyi, çalışanları, gençleri, yaşlıları, güçsüzleri korumayı tercih edecek.