Barış sürecinin ikinci aşaması ve Gezi

Çözüm sürecinin şimdi çok daha geniş bir tabanı var. Bu da Gezi olaylarının henüz pek farkına varılmayan kazanımlarından biri.

Nasıl ki ulusalcı solun her şeyi emperyalizmin oyunu olarak açıklama âdeti varsa, milliyetçi sağın da her şeyi Türkiye’nin yükselişini engellemeye çalışan hain lobilerle açıklama âdeti var. Yine aynı teranenin tekrarlandığını gördük. Bizzat Başbakan tarafından olayların suçlusu faiz lobisi olarak ilan edildi.

Faiz lobisi, tabii ki tamamen uydurma, ideolojik amaçlı, saçma sapan bir kavramsallaştırma. Eğer bugün Türkiye’nin kişi başına geliri 10 bin doları aşmış, sanayisi güçlü, ekonomik dengeleri yerinde, finansal sektörü sağlam bir ülke olduğunu söylüyorsak, böylesi bir ülkede ‘Faiz Lobisi’ olduğunu söylemek oksimorondur. Bu söz bende demagoji dışında hiçbir çağrışım yapmaz.

Faiz lobisi lafı ne kadar meseleleri çarpıtmaksa, şu son bir haftadır tedavüle sokulmuş ekonomik boykot önerileri de o oranda manasız, işe yaramaz ve sadece Gezi ruhunun esas talebi olan daha fazla demokrasi ve daha fazla özgürlüğü boğmaya hizmet edecek bir çağrıdır.
AVM’ler yerine mahalle bakkalından alışveriş yapmak, bankadan para çekmek, harcamaları kısmak, benzin almamak, ulaşım aracı yerine taksi kullanmak gibi yöntemlerle iktidarın sarsılacağını düşünmek tam bir safdilliktir. Bu önerilerin başına ODTÜ’den çok önemli, zekâ dolu tavsiyeler diye yazmak bunların zırvalık olmasını maskeleyemiyor.

Bu manasızlıklar bir yana, ekonomik ve siyasi performans arasında birbirinin üzerine eklenerek büyüyen bir ilişki olduğunu da gözden uzak tutmamak gerekiyor. Bugün tam böyle bir süreçteyiz. Protestolar finansal piyasalarda bozulmaya yol açtı. Bu sürecin sonu alınmazsa artan faiz oranları, kur ve borsadaki dalgalanma şirketlerin yatırım ve üretim kararlarını olumsuz etkileyebilir. Tüketim kararları ötelenebilir. Sonuç, büyüme hızının yavaşlaması olur. Eğer yavaşlayan büyüme siyasete yansır ve istikrarsızlığı büyütürse negatif bir sarmalın içinde buluruz kendimizi. Bu 1990’lardan bildiğimiz bir süreç.

Fakat tersi de mümkün. Hatta negatif değil, pozitif bir sarmal ihtimali belki daha da güçlü. Şöyle ki son üç hafta içinde Türkiye katılımcı demokrasi doğrultusunda büyük bir mesafe aldı. Bakmayın siz şimdiki toz-dumana; sonuç olarak Gezi Parkı’na inşaat yapma kararı halkın tepkisi yüzünden rafa kalktı. İktidar artık her şeye muktedir değil. Başbakan’ın sözünün üzerine söz söylenebiliyor.

Türkiye’nin tüm demokratikleşme tarihi tepeden inme uygulamalarla dolu olduğu için bu pratik kazanımların önemini tam olarak içselleştirmiş değiliz henüz. Bu kez halk yasaların önüne geçti. Şimdi sıra bu kazanımların yasalara ve anayasaya yansımasında. Bunun hiç şüphesiz ekonomiye kuvvetli bir pozitif etkisi olacak. Demokratikleşme risk primini düşürecek, faiz oranları gerileyecek, küresel ekonomiden kaynaklanan olumsuzlukları bertaraf etmek mümkün olacak ve büyüme hızlanacak.

Gezi’nin devamı, barışın ikinci aşaması olmalı

Hepimizin dikkatleri Gezi’ye çevrilmişken geçen hafta BDP’den ‘Barış Süreci’ne ilişkin çok önemli açıklamalar geldi. Önümüzdeki hafta PKK’nın sınır dışına çekilmesinin tamamlanmasının ardından sıra yasal düzenlemelerin Meclis’ten geçmesine gelecek. Demokratik adımların bir an önce atılması Gezi sürecinde ortaya çıkan taleplerin de karşılanması anlamına gelecek.

Salı günü Cizreli işadamı Tarkan Kadooğlu’nun girişimiyle TÜSİAD ve TÜRKONFED, Şırnak’ın Cizre ilçesinde çözüm sürecinin iktisadi ayağının güçlendirilmesi amacıyla bir toplantı düzenliyor. Muazzam bir zamanlama ve çok doğru bir karar ile iş dünyasının çözüm sürecine şimdi kuvvetli bir destek vermesini çok sevindirici buldum.

Belli ki Gezi süreci, Kürt sorununun çözümünü sadece AKP’ye endeksli olmaktan çıkardı. Çözüm sürecinin şimdi çok daha geniş bir tabanı var. Bu da Gezi olaylarının henüz pek farkına varılmayan kazanımlarından biri.