Bölgesel politika değişiyor mu?

Bölgesel politikanın özünde merkezileşme değil yerele daha fazla yetki bırakılması olmalı.

Marksizm Günlerinde konuşan Murat Belge, tarihin nasıl sarmaşık dalları gibi ayağımıza dolandığını ve bugünümüzü şekillendirdiğini anlatıyordu. Bu saptama siyaset kadar ekonomi için de geçerli. Geçmiş olduğun yol, gidebileceğin yolu da belirliyor. Bunun en bariz örnekleri, ekonomik aktivitenin mekânsal dağılımında ortaya çıkıyor.
Tarihte şu ya da bu nedenle gelişmemiş, geri kalmış bir bölge, neredeyse ilelebet geri kalmışlığa mahkûm oluyor. Çünkü geçmişte bir anda, bölgede iş yapmak, iş bulmak, bulunan işten bir gelir kazanmak diğer bölgelere göre kötü olunca, insanlar bölgeyi terk etmeye başlıyor. Terk edenler de doğal olarak geri kalmış bölgenin en parlakları oluyor. Daha iyi imkânlar sunan bölgelerde iş kurabilecek, iyi işler bulabilecek niteliklere sahip girişimciler, gençler, ustalar, işçiler, şanslarını dışarıda arıyorlar. Becerileri pek de parlak olmayanlar ise riski göze almıyorlar. Bu, bir sonraki dönem için işleri daha da zorlaştırıyor. Burada zaten nitelikli eleman bulunamayacağı, satın alma gücünün yüksek olmadığı, bu nedenle burada satışların parlak olmayacağı vb nedenlerle daha az sayıda işyeri açılıyor. Sonuç ekonomik hayatın giderek kötüleşmesi oluyor. Bu sürecin kendiliğinden geri çevrilmesi çok zor. Bu yüzden iş bölgesel politikalara düşüyor. 

Devlet eliyle yaratılmış eşitsizlik
Türkiye topraklarında ekonomik aktivitenin mekânsal dağılımında tarihsel olarak gelen bir eşitsizlik var.
Tehcir, mübadele, isyanları bastırmadan başlayarak bir anlamda devlet politikası eliyle derinleştirilen bu eşitsizlik karşısında yine ‘milli birlik ve bütünlük’ diyerek yıllarca hiçbir şey yapılmadı. Ta ki AB üyelik sürecine kadar Türkiye’de bölgesel politika lafı ağza bile alınmadı. Sadece ‘ulusal’ politika uygulandı.
AB uyum sürecinde bölgesel farklılıkları azaltmak ve bunun için de yöntem ve politika geliştirmek zorunlu oldu. Bunun için de Türkiye’yi bölgelere ‘bölmek’ gerekti. O zamanki devlet aklı bu bölünmeye kanının son damlasına kadar direndi. Bu yüzden bugün kullandığımız istatistiki bölge birimleri oluşturulurken herhangi bir etnik, dini vb toplumsal gerçekliğe karşılık gelmesin diye ince ince ölçülüp biçildi. Bölgesel kalkınma ajansları yasası iptali için Anayasa Mahkemesi’ne gönderildi. Süreç ancak 2006 yılından sonra tekrar başlayabildi ve kalkınma ajanslarının kurulması 2009 yılında tamamlanabildi. 

Yeni teşvik sisteminde bölgesel politika
Yeni teşvik sisteminde en çok benimsediğim boyut bölgesel kalkınma boyutu. Bundan önceki teşvik sistemi NUTS2 bölgeleri üzerine kuruluydu. Teşvikler gelişmişlik düzeyine göre 4 bölge bazında veriliyordu. Ama aynı NUTS2 bölgesinin içindeki illerin gelişmişlik seviyelerinin farklı olması, uygulanan teşviklerin o bölge içindeki görece daha gelişmiş ile yönelmesine neden oluyordu. Böylece belki bölgeler arası gelişmiş farklılıkları azalsa da bölge içi farklılıklar azalmak bir yana belki de daha da yoğunlaştı. Belki diyorum, çünkü il bazında gelişmeyi görebileceğimiz istatistiklerden de maalesef yoksunuz.
Yeni teşvik sisteminin il düzeyinde olması, aslında bölgesel politikanın tasarımında da çok ciddi bir değişiklik olduğu anlamına geliyor. NUTS 2 bölgeleri bazında oluşturulmuş olan kalkınma ajansları kendi bölgeleri içerisinde yer alan kentlerin gelişimi için projeler geliştirirken şimdi il bazında getirilen teşviklerle, bölgesel politikanın bundan sonra nasıl yürütüleceğini de tartışmak gerekiyor. Bölgesel politikanın özünde merkezileşme değil yerele daha fazla yetki bırakılması olmalı.
Not: Geçen haftaki yazımda basında çıkan haberlere göre Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın, teşviklerin başlangıç tarihi olarak 2011 Temmuzu’nu da telaffuz ettiğini yazmıştım. Danışmanının uyarısı üzerine bir isim karışıklığı yapmış olduğumu fark ettim. 2011 Temmuz tarihini Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün vermiş.