Daha eğitimi tartışmaya başlamadık

Türkiye'nin en temel meselelerinden biri olan eğitim, maalesef tam bir kör dövüşüne kurban gidiyor.

Başbakan “Bizim başka ülkelerde olmayan uluslararası bir rekabet kaynağımız var. Genç ve dinamik nüfusumuz bizim için çok önemli bir potansiyeldir. Bugün dünya nüfusu yaşlanmaktadır. Biz bu nedenle eğitimi 9 yıldır en önemli alan olarak görüyoruz” demiş. Ve ardından “Bugün en az üç çocuk diyorum” diye eklemiş.
Gerçekten de ekonomimizin uzun vadeli performansı açısından belki de en fazla kafa yormamız gereken konu eğitim ve nüfus dinamikleri. Ancak çözüm ne üç çocukta ne de bugün tartışılan haliyle eğitim reformunda. Hatta, yaygın ve kaliteli eğitim hakkının sağlanamaması ve iyi bir sağlık ve sosyal güvenlik sisteminin oturtulamaması durumunda, nüfus artışının başa bela olması kaçınılmaz. 

Yaşlanan dünya
Bütün ülkeler tarihlerinin bir aşamasında, işgücünün toplam nüfus içindeki payının yükseldiği bir dönemden geçiyorlar. Nüfusun yaşlanmaya başlamasının ilk evresine karşılık gelen bu süreçte, üretici olmayan genç ve yaşlı nüfusun payı küçükken, 15-65 yaş arası üretken nüfusun payı yükseliyor. Sadece bir kez yaşanan bu sürece demografik fırsat penceresi deniyor. Üretken nüfus da artık yaşlanmaya başladığında fırsat penceresi de kapanıyor.
Fırsat penceresinin açık olduğu süreç iyi değerlendirilebilirse ülkeler muazzam ekonomik sıçramalar yapabiliyorlar. Avrupa’nın bir önceki yüzyılda yaşadığı bu süreci geçen yüzyılda Japonya ve ardından Asya ülkeleri yaşadı. Ancak Asya ülkeleri şimdi hızla yaşlanıyor. Kore ve Tayvan’da işgücü 2016’dan itibaren yaşlanmaya başlayacak. Çin ve Hong-Kong’da 2017 ve Singapur’da 2018. Türkiye’de biraz daha geç. 2025 gibi.
Yaşlanan nüfus, özellikle ucuz emeğe dayalı bir üretim modeli ile baş döndürücü bir büyüme hızına sahip olan Çin’i yavaşlatacak. Bu arada bu sene için Çin’in büyüme hedefini aşağı çekmiş olduğunu hatırlayalım. %7.5’lik büyüme hedefi son 20 yılın en düşük rakamı. Çin’in yavaşlaması, tüm dünya ekonomisinin dengelerini yeniden düşünmeyi gerektiriyor.
Nüfus yaşlanmasının ekonomik etkileriyle mücadele etmenin iki yolu var: İşgücüne katılımı arttırmak ve eğitimin kalitesini yükseltmek.
Dönüp Türkiye’ye bakalım. Türkiye’de işgücüne katılma oranı %50 ile çok düşük. Yani Türkiye’de nüfus artışı dursa bile, hâlâ ekonomik hayata dahil edilebilecek milyonlar var. Özellikle de kadınlar. Kadınların işgücüne katılma oranı %30. Her üç kadından biri bile değil. Kaldı ki, tarımın çözülme süreci hâlâ devam ediyor.
2002’den bu yana tarımda çalışanların oranı %35’ten %25’e düştü. Bu azalma devam edecek. Türkiye sadece işgücüne her sene yeni eklenenlere değil, tarımdan boşalmaya devam eden nüfusa da yeni iş alanları açmak zorunda. Bu da bizi eğitime getiriyor. Bu çağda orta 2’den terk bireyleri hangi işte istihdam edeceksiniz? Bu bireylere ne işi yaptıracaksınız, yaptırdığınızı kime, nasıl satacaksınız? 

Eğitimde nitel sıçrama
Türkiye’nin en temel meselelerinden biri olan eğitim, maalesef tam bir kör dövüşüne kurban gidiyor. İşin esasını bıraktık, ‘yaparım’; ‘yaptırmam’ basitliğine takılıp kaldık. Bugün tartıştığımız eğitim reformuna reform bile demek gelmiyor içimden.
Çünkü yapılması gereken iş, öyle önüne bir yıl ekleyelim, şurasını uzatalım, biraz da meslek lisesi açalım meselesi değil. Bunlarla sıçrama olmaz.
Eğri oturup, doğru konuşalım. Eğitim, Türkiye’nin uluslararası karşılaştırmalarda en çok çuvalladığı konulardan birisi. OECD’nin 65 ülkede yaptığı PISA araştırmasını alın mesela. Matematik testinde OECD ortalaması 496. Türkiye’nin puanı 445. Şu sanayi politikasına hayran olduğumuz Kore’ninki ise 546. Ucuz emek cenneti olarak gördüğümüz Çin’in Şanghay’ı ise 600 puanla Avrupa’yı, Amerika’yı geride bırakmış, listenin başında yer alıyor.
Aradaki farkı kapatmak ve sıçrama yapabilmek için meselenin etrafından dolanmayı bırakmak, şimdi hiç tartışamadıklarımızı tartışmak ve bir zihniyet devrimi yapmak lazım.