Eğitim sistemi ve üniversiteler

Emekli profesörlerle şişirilmiş kadrolardan medet ummayın. Öğretim üyelerinin haftalık ders yüklerinin ne kadar olduğunu sorun

Yazılacak çok konu var. Para politikası ve Merkez Bankası’nın enflasyon tahminini aşağı çekmesi, çocuk sahibi çalışan kadınlara kreş, ABD’de ekonomideki toparlanma hızının yarattığı hayal kırıklığı, Çin ekonomisindeki yavaşlama, AB adaylığından Şanghay beşlisi adaylığına düşme ve tabii ki sonu hâlâ gelmeyen euro krizi…

Ben bu konuları geçip üniversite tercihlerinin yapılmakta olduğu şu günlerde eğitim konusunda yazmak istiyorum. Çünkü eğitim Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu. Bu hafta Babacan da eğitim sisteminde iyileşme sağlanmadan Türkiye’nin orta gelir tuzağından çıkamayacağını söyledi. Özellikle nitelik konusunda alınacak uzun bir mesafe olduğuna dikkati çekti.

‘Denize nazır, diploma hazır’ üniversiteler
Üniversite, bir gencin iş hayatını, gelir ve yaşam standardını, hatta sosyal hayatını şekillendirmek açısından çok önemli. Dolayısıyla bölüm ve üniversite seçimi zor bir karar.

Geçen gün Star gazetesinde Cemil Ertem bölüm seçimiyle ilgili iyi bir yazı yazmıştı. Ben de üniversite seçimi hakkında bir uyarı yapmak istiyorum.

Son yıllarda hem birçok Anadolu şehrinde, hem de büyük şehirlerde çok sayıda devlet üniversitesi ve vakıf üniversitesi açıldı. Üniversite sayısında bir artış var da niteliklerini dikkate alırsak bu kurumlara üniversite denebilir mi? Bu konuda şüpheliyim.

Vakıf üniversiteleri, adı üzerinde, kâr amacı gütmemeli. Ama bazısında durum hiç böyle değil. Çok ciddi para tuzakları. Bu nedenle seçim yapılırken üniversite denen şeyin para ile diploma satın alınan bir dükkân olup olmadığını araştırmak gerekiyor. Siz bakmayın bu okulların mezunlarımız iş buluyor diye reklam yapmalarına. Verdikleri eğitimin daha iyi iş bulmada bir faydası olmadığı pek yakın bir gelecekte iyice ortaya çıkacak. Ama asıl ürkütücü olan kalitesiz eğitimin lisansüstünde de devam ediyor olması. Bir süre sonra ortalık, bir değer taşımayan master, doktora derecelerine sahip polisler, öğretmenler, kamu görevlileri, belediyeciler ve benzerlerinden geçilmeyecek. Lisansüstü derecelere sahip olanların çoğalmasının tek faydası uluslararası istatistiklerde şıklık olacak. Tam mostralık. Bu anlattığım nahoş durum tabii ki tüm vakıf üniversiteleri için geçerli değil. Ama kurumsallaşma gibi bir derdi olmayan, eğitim sektöründe köklü bir geçmişi bulunmayan, kurucuları eğitimci özelliklere ve deneyime sahip olmayan, hakikaten vakfedilebilecek bir sermaye birikimine dayanmayan, değirmenin suyunun nereden geldiği ve nereye gittiği bilinmeyen, çok hızlı büyüyen, kamu yararı ilkesini suiistimal ederek etrafındaki binaları bir bir yutan üniversitelerdeki duruma daha yakından bakmak gerekiyor.

Şu sıra bu vakıf okullarının tanıtım ve reklam dönemi olduğu için, bilgi edinmek açısından basına pek güvenmemeli. Bireysel gözlemler, özellikle bu üniversitelerde okuyanlarla ve varsa mezunlarla görüşmek daha iyi fikir verir. Ben kulağıma gelen bir-iki noktayı sizinle paylaşayım. Akademisyenlerine değer vermeyen, hocalarına fabrika gibi kart basarak mesai yaptıran, genç akademisyenlere araştırma fırsatı tanımayan, doğru düzgün kütüphanesi bile olmayan, öğrenciler binalara sığmadığı için ders yılını uzatan okullara şüpheyle yaklaşın. Akademik kadroya dikkatle bakın, tüm enerjisini yitirmiş emekli profesörlerle şişirilmiş kadrolardan medet ummayın. Öğretim üyelerinin haftalık ders yüklerinin ne kadar olduğunu sorun. Haftada 20, hatta 40 saat ders yükü olan hocaların olduğu kurumlar her ne kadar adına üniversite denmiş olsa da en fazla dershanedir; unutmayın!

Eğer Başbakan gençlerin eğitimine, üniversitelerin yöneticilerini arayacak kadar önem veriyorsa, içki içmelerini dert ettiği kadar biraz da aldıkları eğitimin kalitesini dert etsin ve hiç değilse şu yukarıda saydığım konularda üniversite adına layık olacak biçimde çalışmaları konusunda uyarsın.