Ekonomi içinde politika, komplo içinde komplo

Komplo iddialarının doygunluk hissi vermiş olması bir tarafa, siyasi koşullar da bu iddiayı hiç desteklemiyor.

Her türlü birlik, beraberlik, kardeşlik söylevlerine karşılık bu halk aslında neredeyse ortak kümesi kalmamış parçalara bölünmüş durumda. Uludere katliamı bu bölünmüşlüğün duygu zeminini gözümüzün önüne serdi. Ama aynı bölünmüşlük, kamplara ayrılma hali ne zamandan beri her yere sirayet etmiş durumda. Ekonomiye dair analizler de bu durumdan payını alıyor.
Seçtiğiniz gazeteye göre ekonomi çok şahane ya da tam bir felaket. İki yabancı Türkiye’ye gelse ve bu iki kamptakilerden sadece birer kişiyle konuşsa iki ayrı ülkeye gelmiş oldukları izlenimine kapılırlar.
Ekonomik duruma ilişkin bu iki farklı yorum, yapanların analiz becerilerinden kaynaklanıyor olabilir. Yani bir kamptakiler iyi ve doğru analiz yapıyordur; diğer kamptakiler ise kötü ve yanlış analiz yapıyordur ya da mesele analiz meselesi değildir; hatta ekonomi de değildir. Aslolan siyasi pozisyondur ve ekonomi de bu pozisyona göre yorumlanır. Bunun bence Türkiye özelinde epey geçerliliği var. Fakat siyasetin ekonominin önüne geçiyor olması, ezberlerimize ters. Liberal ezberlere de sosyalist ezberlere de uymuyor siyasi pozisyon almanın ekonomik çıkarın önünde gidiyor olması. Gerçi konuya uzun vade, kısa vade ayrımı getirerek bakarsak bu çelişki ortadan kalkıyor. Şöyle: Uzun vadedeki ekonomik çıkar, belli bir siyasi düzeni (siz bunu AKP’nin iktidarını koruması ya da iktidardan gitmesi olarak anlayın) gerektiriyor; bu siyasi sonucu elde etmek için kısa vadeli çıkar açısından zararlı olacak işler yapılabilir hiç şüphesiz.
Bu iki karşıt kamp arasındaki görüş ayrılığının iyice derinleştiği dönemlerde de ortalığı komplo teorileri dolduruyor. Son devreye sokulan komplo teorisi de özü itibariyle öncekilerle aynı: Küresel ekonomideki olumsuz gelişmeleri ve AB borç krizini fırsat bilen çevreler, bu senenin ilk çeyreğinde bir kriz patlatıp AKP’yi alaşağı edeceklermiş. Son zamanlarda kurda ve faizdeki yükseliş de zaten bu çabanın bir sonucuymuş.
Babacan’ın “Merkez Bankası müdahaleleriyle verilen para içeride kalıyor” açıklaması ile MB Başkanı Erdem Başçı’nın dövizdeki yükselişi spekülasyona bağlaması, komplo iddiasını destekler nitelikte olsa da memlekette artık komplo iddialarına itibar etmek için daha fazlasına gerek var. Komplo iddialarının doygunluk hissi vermiş olması bir tarafa, siyasi koşullar da bu iddiayı hiç desteklemiyor. Çünkü şimdi gündemi belirleyen Kürt sorunu. Kartlar yeniden dağıldı, eski ittifaklar çözüldü, yeni ittifaklar kuruldu. Üstelik Başbuğ’un tutuklanmış olduğu bir ortamda komplocu Ergenekon’un eski gücünün devam ettiğine kim inanacak?
Komplonun komplosunu düşünmek de mümkün: Son derece sağlıklı olan ekonomik dengeleri birilerinin sırf AKP’yi devirmek için bozduğu iddiası, aslında ekonomideki kötüye gidişi maskelemek için de ortaya atılmış olabilir.
Polisiye severim, komplo teorilerini inanmasam bile eğlenceli bulurum; farklı perspektiflerden meseleye bakmak, yeni şeyler görmeye, düşünmeye vesile olur. Ama bir şey daha var: Ekonomide beklentilerin kendi kendini doğru çıkartma gibi bir önemli özelliği vardır. Yani olumsuz bekleyişlere inananların sayısı artar ve insanların çoğunluğu işlerin daha da kötüye gideceği varsayımıyla hareket ederse işler gerçekten de kötüye gider.
Türkiye’yi 2012’de çok parlak bir performans beklemiyor. Ama bu koşulları bir felaketin ayak sesleri olarak görme eğilimi yaygınlaşırsa o zaman bir felakete de hazır olmakta fayda var.

Not: Bu yazı, Trabzon Öğretmenevi’nin içindeki ‘kahvehanede’ okey şakırtıları arasında yazıldı. Türkiye’nin ilk kurulan üç öğretmenevinden birinde çalışmak, okumak, yazmak için bir tane bile masa yok. İnternet odası ise kilit altında.