Geldiği gibi gidiyor

Yeni anayasa yapılacağı da yok, ekonomik önceliklerin değişeceği de. Nasıl gelmişse bir süre daha öyle gidecek.

2012’yi kapatırken dönüp sene başında ne yazmışım diye baktım. Roboski katliamının yol açtığı karamsarlık altında 2012’ye pek de umutlu bakmamışım. Zor bir sene olacağını söylemişim. Öyle de oldu. Umarım gelen gideni aratmaz.

Geçen hafta yazdığım iktidarın üzerinde durduğu zemin zayıflıyor yazım üzerine “Böyle bir şey yok; bu olsa olsa siz muhaliflerin umudu olabilir” mealinde yorumlar geldi. Geçen gün de Başbakan muhalefetin çizdiği karamsar tabloya rağmen rekor kırıldığını, 2002’den bu yana kriz çıkmasını bekleyenlerin hüsrana uğradıklarını ve piyasaların karamsar değerlendirmeleri dikkate almadığını söylemiş.

Türkiye, 770 milyar dolarlık koca bir ekonomi. İşin doğası gereği bu ekonomi içinde kiminin durumu daha iyidir, kiminin daha kötü. Kimininki iyileşir, kimininki kötüleşir. Başbakan, durumu iyi olan ve iyileşenlere bakıp konuşuyor.
2012 bilançosu

Geçen sene yüzde 8.5 olan büyüme hızı bu senenin ilk dokuz ayında yüzde 2,6’ya düştü. Geçen Aralık’ta yüzde 9.2 olan mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış işsizlik oranı bu eylülde yüzde 9.4’e çıktı. Büyüme düştü ve işsizlikteki azalma bitti hatta yükseliş başladı. Buraya kadar tartışılabilecek bir şey yok.

Ama bundan sonrasında yorumlar işin içine giriyor. Şöyle ki enflasyon oranının yüzde 9,5’ten yüzde 6,4’e inmiş olmasını nasıl yorumlayacağız? Eğer enflasyondaki düşme büyümedeki yavaşlamanın ve geçen sene iyi giden hava koşullarının sonucuysa burada pek sevinilecek bir şey yok. Enflasyon yeniden yükselecekse, bu seviyesine bakıp böbürlenmek bana düşmez herhalde.

Benzeri bir durum ithalat ve cari açık için de geçerli. Bu sene cari açık 77 milyar dolarda 53 milyar dolara geriledi. Bu gerileme esas olarak düşen ithalattan kaynaklandı. İthalattaki düşüş üretimin ithal girdi yerine yerli girdi ile yapılması sonucu değil. Üretim ve yatırımlar yavaşladığı için daha az ara malı ve yatırım malı ithal etmek gerekti sadece. İran’dan alınan doğalgazın parasının altın ihracatı ile ödenmesinin etkisini göz ardı edersek, ihracattaki artış da sadece yüzde 4’e geriliyor. Yani cari açıktaki azalma düşen büyümenin sonucuysa, -eğer ekonomi bakanı değilsem- bunda sevinilecek bir şey bulmam zor.

Zaten ihracatçılar da düşen faiz oranlarına rağmen değer kazanan TL’nin rekabet gücünü olumsuz etkilediğinden şikâyet edip duruyor. Gerçekten TL, euro karşısında da dolar karşısında da geçen seneye göre daha değerli.

Peki iktidarın çok övündüğü faiz oranlarındaki düşüş nerden kaynaklanıyor? Faiz oranları yatırımın ne kadar riskli olduğunu yansıtır. Eğer Türkiye’de ekonomik ve siyasi risk azalıyorsa, faiz oranlarının düşmesini beklememiz gerekir.

Yok böyle değilse faiz oranlarındaki düşüşü ekonominin daha sağlıklı olduğu biçiminde yorumlayamıyorum.
Geleceğe ilişkin bu kadar belirsizliğin olduğu bir ülkede risk priminin düşmesi mümkün değil. Yeni bir anayasa yapacağız dedik ama bu iradeyi gösteremedik. Üstelik şimdi başkanlık sistemi ve kuvvetler ayrılığı gibi çok temel rejim parametreleri üzerinde tartışma çıktı. Önümüzdeki üç senede, üç seçim var.

Seçimler ve rejim tartışmaları dikkate alındığında üç sene sonrasının Türkiyesi’nin bugünkünden çok farklı olma ihtimali var. Normal olarak bunca belirsizlik ve düşen ekonomik performans altında ortalığın toz duman olması gerekir.

Ama öyle değil. Çünkü aslında seçimlerin filan taşıdığı bir belirsizlik yok. Yeni anayasa yapılacağı da yok, ekonomik önceliklerin değişeceği de. Nasıl gelmişse bir süre daha öyle gidecek. Var olan sorunları çözmeden koruyarak ve sorunları ve üstü örtülü riskleri gitgide büyüterek.