Küresel krizin Avrupa siyasetine ettiği

Milliyetçilikteki yükseliş Avrupa ile sınırlı değil. Dünyanın çeşitli köşelerinde örnekler giderek artıyor.

Geçen hafta sonu yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinin sonuçları epey şaşırtıcı. Genelde AB düşüncesine karşı partilerin oy oranlarında artış var.
Avrupa 2008’den beri ekonomik birlik adına çok zorlu bir sınavdan geçiyor. Sadece büyüme hızı, işsizlik gibi değişkenlere bakarak bir örüntü çıkartılamıyor olsa da, seçim sonuçları krizin etkilerini yansıtıyor.
Örneğin, krizden en olumsuz etkilenen ve kurtulmak için hala ciddi bir mücadele veren Yunanistan’da çalışan sınıfların çıkarlarını korumada başarılı olan solcu Syriza seçimleri kazanırken, krizin kötü vurduğu diğer ülkeler olan İtalya, İspanya ve Portekiz’de merkez partiler oylarını korudu. Son yıllarda Euro bölgesi nedeniyle ciddi tartışmaların yaşandığı, hatta Euro’dan çıkışın gündeme geldiği Almanya’da AB karşıtlarının oyu %7’de kalırken, Sosyalist Başkan François Hollande’ın Fransa’sında aşırı sağ Ulusal Cephe’nin oyu %25’e yükseldi.
AB üyesi ülkelerde seçmenin oy verme davranışı görüntüde farklı faktörlerden etkilenmiş görünüyor. Ancak, arka planda dünya kapitalizminin çalkantılı dönüşümünün etkisini tespit etmek mümkün.
2008 küresel krizi, dünya iktisat tarihine Büyük Durgunluk olarak geçti. 1929 Büyük Depresyonu’ndan bu yana geçen süre içindeki en ciddi ekonomik travma. Bu tür büyük travmalar, milliyetçiliğin ve yabancı düşmanlığının yükselmesi için uygun bir zemin hazırlıyor. 1929 Bunalımı’ndan sonra faşizmin yükseldiği Avrupa, şimdi bir kez daha aşırı sağın, milliyetçiliğin yükselişinin tehdidi altında.
Avrupa, finansal krizi atlatmış gibi görünse de, büyüme yok denecek kadar düşük. İşsizlik birçok ülkede hala yüksek. Yaşam standartlarındaki gerileme belki her yerde Yunanistan kadar korkunç değil, ama finansal krizin bedelini her yerde halk ve çalışanlar ödüyor. Şirketler ve bankaların kurtarılması için ücretler düşürülüyor, sosyal harcamalar kesiliyor. Bu durum, kurallarına uyulan ama yeteri kadar destek alınamayan Avrupa Birliği’ne karşı olan partilerin yükselmesine yol açıyor.
Örneğin Euro’da kalmanın bedelini çok ama çok ağır ödeyen Yunanistan’da Avrupa Birliği’nin dayattığı kemer sıkma politikalarına karşı çıkan partilerin oy oranı %40’ı geçti. Altı yıldır devam eden ekonomik küçülmenin sonucunda ücret seviyelerinin %30 gerilediği, işsizliğin %27’lerde gezindiği Yunanistan’da, etkin bir muhalefet yapan solcu Syriza’nın oyları topladı. Ama, kıt kaynakların yabancılara, göçmenlere değil sadece Yunanlılara kullandırılması gerektiğini savunan Neo-Nazi Altın Şafak Partisi de %10 oy aldı
Krizin etkilediği diğer ülkelerde de yabancı düşmanlığı tırmanışta. Az sayıdaki işin göçmen işçilere gitmesine itiraz edenler, yabancı şirketler yerine ulusal şirketleri savunarak ekonomik milliyetçiliğe de kapıyı açıyor. Bu gidişat, Avrupa Birliği’nin ekonomik temeli olan emeğin, sermayenin ve malların serbest dolaşımı için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Avrupa’da ekonomi düzelmediği sürece tehdidin boyutu giderek yükselecek. Bu aynı zamanda tüm dünya için de tehdit demek.
Çalışanlar açısından kendilerini sömüren patronun milliyetinin hiçbir öneminin olmaması gerekirken, fırsattan istifade eden ulusal sermaye, ithalatın ve yabancı sermaye yatırımlarının sınırlanması, doğal kaynakların sadece yerel sermayeye kullandırılması gibi politikaları geniş halk kesimlerine cazip gösterebiliyor. Sermaye hareketlerinin ve ithalatın kısıtlanması, göçmen işçilere baskı gibi politikalar iktidarların da işine geliyor. Bu aynı zamanda demokrasiden uzaklaşmak, otoriterleşmek, baskıcı bir rejim kurmak için de uygun bir zemin demek.
Milliyetçilikteki yükseliş Avrupa ile sınırlı değil. Dünyanın çeşitli köşelerinde örnekler giderek artıyor.
Küresel gelişmeler maalesef, giderek demokrasinin zayıflamasına, otoriterliğe, ve ahbap-çavuş kapitalizmine meyleden AKP’nin elini kolaylaştırıyor.