Milletin çıkarı milliyetçilikte değil

Avrupa'da bankacılık birliğini sağlamak için bunca çaba harcanırken işgücü piyasaları arasında tam bir uçurum var.

Geçenlerde bir grup akademisyenle konuşuyorduk. Konu şu günlerde hep olduğu gibi Yunanistan krizine geldi. Konuşma Yunanistan’ın sorunları ve krizden çıkış önlemleri ile Türkiye’nin 2001 krizi arasındaki benzerlikler etrafında dolanırken iktisatçı akademisyenlerin birinden beni şoke eden bir yorum geldi. “Yunanistan’ın durumu daha da beter olur inşallah” diye başlayıp benim tepkim üzerine “bu bizim için iyi olur” diye devam eden bu argüman, tahmin edersiniz ki tonu yüksek bir tartışmaya dönüştü.
Yunan halkının çektiği sıkıntıdan kendisi için fayda uman bu akademisyenin daha hemen ikinci cümlede işin içine PKK ve ASALA’yı da katmasıyla Türk milliyetçiliğinin tüm ezber söylemlerine bir kez daha maruz kaldık. Biz iki kişi bu tona itirazımızı var gücümüzle dile getirirken konu Kürt sorununa geldi dayandı ve tahmin edeceğiniz gibi tartışma sürdürülemez bir noktaya geldi.
Bu tartışma, ekonomik ve siyasi milliyetçilik arasındaki bağın ne kadar güçlü olduğunun çok tipik bir örneği. Bu nedenle küreselleşmeye karşı dile getirilen itirazlarda esas öne çıkartılması gereken konu, sermayenin ülkeler arasında serbest hareket etmesinin önünde hiçbir engel olmamasına rağmen çalışanların ülkeler arası hareketliliğinin önünde bir dizi engel olması. 

Sermaye küresel işgücü yerel
Bugün Yunanistan’daki sorunların kaynağında da aslında bu var. Geçen hafta yapılan Avrupa Zirvesi’nin ana konusunu sermayenin bütünleşmesini bir adım daha ileri götürecek önlemler oluşturdu. Avrupa, farklı ülkelerdeki bankacılık sistemlerini tek bir sistem altında toplamayı, denetim, gözetim ve kurtarmaların tek bir merkezden yapılmasını konuşuyor.
Avrupa’da bankacılık birliğini sağlamak için bunca çaba harcanırken işgücü piyasaları arasında tam bir uçurum var. Yunanistan’da ve sorun yaşayan diğer Avrupa ülkelerinde işsizlik oranları zirve yaparken Almanya ve diğer güçlü ülkelerde tarihsel olarak düşük seviyelerde.
Eğer Avrupa içinde çalışanların ülkeler arası hareketliliği sağlanmış olsaydı Yunanlıların işsizlik ve yoksulluk sorunları böyle olmazdı. 1950’li, 60’lı yıllarda merkezi Avrupa, işgücü ihtiyacını karşılamak için sadece Avrupa’nın çevre ülkelerinden değil, Türkiye’den ve Kuzey Afrika ülkelerinden de göçmen işçi politikası uygulamıştı. Avrupa Birliği sürecinde işgücünün ülkeler arası hareketliliği önündeki engeller azaltılmış olsa da bugün işsizlik oranları ve ücretler arasındaki farklılıklar bu konuda yeteri kadar mesafe alınamamış olduğunu ortaya koyuyor.
Sermayenin önündeki engelleri kaldırmak esas olarak ekonomik önlemlerin alanı. Burada üzerinde uzlaşılması gereken, teknik konular. Ama çalışanların önündeki engelleri kaldırmak böyle değil. Mesele ekonomik olmaktan daha önce siyasi ve kültürel. Avrupa Birliği bir uygarlık projesi olarak tasarlanmıştı. Milliyetçiliğin her türü böyle bir uygarlık projesinin önünde bir ayak bağı. 

Milliyetçilik ve Türkiye ekonomisi
Türkiye de gerçekten büyük ülke olma iddiaları taşıyorsa, geleceğe ilişkin projelerini sadece inşaat sektörü üzerine kurmak yerine, Türkiye’nin Ortadoğu’da, Avrupa’da ve dünyadaki yerini bir uygarlık projesinin unsurları ile zenginleştirmek durumunda. Bu perspektif ise mesela Yunanlılar için “Bin beter olsunlar” demek yerine dayanışma önerileri geliştirmeyi gerektirir.
Mesela Türkiye Yunan vatandaşları için çalışma izinlerini kolaylaştırmayı düşünemez mi? Hem böyle bir adım kürtaj ve üç çocuk tartışmalarında sık sık duyduğumuz kalabalık ülke özlemiyle de örtüşür. Üstelik Türkiye’nin iyi eğitimli işgücü açığını da kapatmaya katkıda bulunur.
Türkiye kendi içindeki milliyetçilikle mücadele etmez, Kürt vatandaşlarının sorunlarını halletmez ve kendi coğrafyasında bir çekim merkezi olmazsa şimdiye kadar övündüğü parlak ekonomik performans da korkarım kısa süre içinde sürdürülemez hale gelir.