Pahalı lahmacun ucuz politika

Halkın oyunu alarak, halkın çıkarı için politika yapılacaksa eğer, önce halkı küçük görmekten vazgeçmek gerekiyor

Malum, mevsim yaz. Türkiye’nin batısı tatilde. Diyarbakır’da BDP mitingi yine engellenir, milletvekilleri bile biber gazı, tazyikli su, Allah ne verdiyse saldırıya uğrarken, tatil yapan batıda lahmacunun kaç liradan satılmasının caiz olduğu tartışması olanca şiddetiyle devam ediyor.

Konu şu: Bodrum’da lahmacun 50 liradan satılıyormuş. Aslında doğrusu 50 lira değil de 34 liraymış. Ama 50 lira olunca yanında bir de ayran mı bir şey varmış. Lahmacun pahalıymış ama içinde de Fransız usulü ince şeritler halinde kesilmiş bonfile varmış. Sonra porsiyon da daha büyükmüş.

Tabii ki lahmacunun kaç liraya satıldığı ile maliyeti arasında hiçbir ilişki yok. Bu ne sadece lahmacuna özgü bir mesele ne de Türkiye’ye. Mesele, ‘lahmacun’ değil ‘ambiyans’ satmak. Eğer her yerde lahmacun 2 liraysa, 2 liraya sattığınızda herkese satarsınız. 50 liraya ya da 34 liraya, her neyse, sattığınızda ise toplumun en az bir % 99’unu kapıdan içeri sokmazsınız. Böylece bir anda mekân ‘çok nezih’, ‘çok sofistike’ bir yere dönüşür. Zaten Hacı Sabancı da “Parası olmayan yemesin” diyerek bu fiyatlandırma mekanizmasının arkasındaki mantığı en yalın biçimde özetlemiş. Yani lahmacunun fiyatını 50 lira yaparak toplumu bir anda şak diye ikiye bölersiniz. Parası olanlar ve olmayanlar. Halk ve halk olmayan.

Halk yoksuldur. Hele ki gelir dağılımının böylesine bozuk olduğu bir ülkede. Halk lahmacun yer. Hem halktan olmayıp hem de lahmacun yemenin bedeli ise 5 liralık maliyet ile 50 liralık satış fiyatı arasındaki farktır.

Kızılay Meydanı’ndan Bodrum’a
Halktan rahatsız olma, görmeye bile tahammül edememenin ilk örneği değil bu. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın şalvarlı ve kasketlileri Kızılay Meydanı’na sokmadığı anlatılır. O günlerde devlet eliyle yapılan, bugün özel sektör eliyle yapılıyor. Ne de olsa piyasa ekonomisi kuralları.

Sonra bir özlü deyişimiz daha vardır: “Halk plajları doldurdu; vatandaş denize giremiyor.” Bir zamanlar İstanbul plajları için söylenen bu söz, şimdi tatil yöreleri için geçerli.

O günlerden bu günlere Türkiye değişti. Eskiden tatile gitmek sadece belli bir zümreye özgüydü. Sıradan halk da artık tatile gitmeye başladı. Gelenler farklılaştıkça bu tatil yörelerinin eski müdavimleri mevzilerini terk edip yeni diyarlara göç etmeye başladılar. Böylece İstanbul’a yakın birçok tatil yöresi eski ‘nezihliğini’ kaybetti. Bunlardan birisi de Avşa Adası. Daha bu hafta bir genç arkadaşım Avşa’dan “Kalite çok bozuldu” diye söz ediyordu.

Ama burada kaliteden kastedilen ne ki? Lahmacunun mu denizin mi yoksa otellerin mi kalitesi? Hiçbiri değil. Kastedilen, gelenlerin ‘kalitesi’. Yani yurdum insanının varlığı. Ve aslında Avşa Adası için ‘kalite düşük’ diyen de ortalama Türkiye insanı. Ama tavrı, tamamen kentli, beyaz Türk tavrı.

Bu örnekleri ben ‘göbeğini kaşıyan adam’ sendromunun aslında ne kadar köklü olduğunun tezahürleri olarak önemsiyorum. Bu ‘halk karşıtlığını’ görmeden, 50 liralık lahmacuna tepki duymakla, halkı kazıklıyorlar demekle, zengin burjuvalara sövmekle bir şey olmuyor. Halkın oyunu alarak, halkın çıkarı için politika yapılacaksa eğer, önce halkı küçük görmekten vazgeçmek gerekiyor.

AKP’nin başarısında da, AKP’ye muhalefet eden beyaz Türk siyasi geleneğinin seçim başarısızlıklarında da halkı küçümseyici bu zihniyetin açıklayıcı unsurlardan birisi olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla mesele Kemalizmi, sosyal liberalizmi, sosyalizmi ve sosyal demokrasiyi bir araya getirecek bir program yapmakta değil, AKP’ye muhalefet saflarındaki yaygın halkı küçümseme zihniyetini ortadan kaldırmakta.

Avşa Adası demişken... Eskiden, yani AKP’nin ilk yıllarında, Erdoğan tatilini geçirmek için Avşa Adası’nın karşısındaki Ekinlik Adası’nı tercih ederdi. Şimdi anladığım kadarıyla o da güney sahillerini tercih etmeye başladı.