Pasif uyumdan aktif politikalara

Siyasette ise toplumda topyekûn bir zihniyet değişimi ve bunu sağlayacak siyasi vizyon merkeze alınmak zorunda.

Geçen hafta Koç Üniversitesi-TÜSİAD Ekonomik Araştırma Forumu tarafından Erol Taymaz, Ebru Voyvoda ve Kamil Yılmaz’ın hazırladığı ‘Uluslararası Üretim Zincirlerinde Dönüşüm ve Türkiye’nin Konumu’ başlıklı önemli bir çalışma yayımlandı.
Çalışma, Türkiye’nin 2001 krizi sonrasında göstermiş olduğu ve dünyada neredeyse kıskançlık yaratan parlak büyüme performansı açısından önemli olan beş sektörde küresel üretim zincirlerine eklemlenme süreçlerini ele alıyor. Dünya ticaretindeki eğilimleri dikkate alarak Türkiye’nin küresel ekonomi içinde uzmanlaşmasının ve rekabet gücünün seyrini inceliyor. 

Konum değişmiyor
Konuyla ilgili akademisyenlerin ve politika yapıcılarının hemen fark edecekleri ve hakkını verecekleri bir titizlik, özen ve ayrıntıda olan çalışma, Türkiye’nin üretim yapısının dönüştürülmesi tartışmaları açısından önemli bulguları ve politika önerilerini barındırıyor. (Ayrıca, çalışmanın sunumunun ardından İzak Atiyas ve Şeref Saygılı’nın yaptığı analizlerle konunun Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarıyla ne kadar çok ilişkili olduğunun ortaya çıkmış olduğunu da not etmeden geçemeyeceğim.)
Çalışmaya göre, Türkiye her dönemde, o döneme, özgü teknolojisi standartlaşmış, düşük maliyet temelinde rekabetçi olabilecek ürünlerde uzmanlaşmış olduğu için uluslararası ekonomideki göreli konumunu değiştiremiyor.
Türkiye’nin 1950’lerden günümüze uluslararası ekonomideki değişimlere pasif fakat başarılı bir şekilde uyum sağlayabilmiş olduğu tespiti çarpıcı ve üzerinde düşünmeyi gerektiren bir tespit. Gelişmiş ülkelerden kaydırılan üretim aşamalarında yoğunlaşmış olan Türkiye, gelişmiş ülkelerle gelir farkını azaltamamış olsa da en azından farkın açılmasını engelleyebilmiş. Ancak aynı stratejinin devam ettirilmesi giderek daha zorlaşıyor. Çünkü üretim zincirlerinde ve teknolojik gelişimde artık başta Çin olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin ağırlığı artıyor.
Üretim zincirlerinin daha çok alt aşamalarında konumlanmış olan Türkiye’nin katma değerin yüksek olduğu alanlara girememesi, sadece cari açık açısından değil, ileride büyüme hızının devam ettirilmesi açısından da ciddi bir sorun. Türkiye’nin özellikle bilgi ve iletişim sektörlerinde şimdiye kadar varlık gösterememiş olmasının ileriki yıllarda büyümeyi ciddi ölçüde zaafa uğratma riski var.
Çalışmaya göre, hem mevcut üretim zincirlerine eklemlenme biçiminin değiştirilmesi hem de yeni üretim zincirlerine eklemlenmesi gerekiyor. Yani üretim yapısının dönüşmesi gerekiyor. Bu benim de sık sık üzerinde durduğum bir konu.
Üretim yapısındaki dönüşüm, söylemesi kolay, yapması zor bir iş. Çalışma bu dönüşümün şimdiye kadar olduğu gibi pasif politikalarla değil ancak aktif politikalarla gerçekleşebileceğini söylüyor. Nitekim Ekonomi Bakanlığı’nın üzerinde çalıştığı Girdi Tedarik Stratejisi (GİTES) ve geçen hafta açıkladığı ithalat değerlendirmesi bu türden aktif politikalara gönderme yapıyor.
Aktif ekonomi politikaları konusunda iki şerh düşmek istiyorum. İkisi de meselenin salt ekonomik değil aynı zamanda politik de olmasından kaynaklanıyor.
Birincisi, aktif politika denen şey ister istemez iş insanlarıyla siyasetçiler arasında bir ilişki kurulmasını gerektiriyor. Siyasetçi-iş insanı ilişkisi, eğer yeterince açık ve şeffaf ve kurallara bağlı değilse, son derece çirkin sonuçlar üretebilir. Ve maalesef, ne burada ne Batı demokrasilerinde bu işin bir garantisi yok.
İkinci itirazım ise şu: Aktif politikalar da üretim yapısında büyük çaplı bir dönüşümü sağlamaya yetmez.
Üretim yapısındaki dönüşüm iki temele dayanır: Eğitim ve siyaset.
Eğitim tartışmalarını kısır bir alana hapsetmek yerine çağın bilgi ve teknolojik düzeyini nasıl yakalayacağımıza kafa yormak gerekiyor.
Siyasette ise, toplumda topyekûn bir zihniyet değişimi ve bunu sağlayacak siyasi vizyon merkeze alınmak zorunda.