Şanghay şaka mı, şantaj mı?

Türkiye'nin önünde siyaseten otoriter, ekonomide liberal olmak gibi bir tercih yok. Bu nedenle Şanghay bir tercih olamaz.

Başbakan Erdoğan, Putin’le olan basın toplantısında konu AB’ye gelince, beklemediği bir anda karşılaştığı bu soruya cevaben Türkiye’yi Şanghay İşbirliği Örgütü’ne almaları çağrısını yinelemiş.

Geçen sene de Erdoğan’ın bu yönde bir çıkışı olmuştu. Bu çıkışları sadece Başbakan’ın AB karşısında kullanmaya çalıştığı bir koz olarak görüp çok da üzerinde durmamak gerektiği söylenebilir. Şanghay İşbirliği Örgütü hep bir esprinin içine yediriliyor.

Şanghay İşbirliği Örgütü ekonomik olmaktan çok, siyasi bir girişim. ABD’nin dünya siyasetindeki ağırlığına karşı Çin ve Rusya’nın bir karşı ağırlık merkezi ve kendilerine bir arka bahçe oluşturma çabası. AB ile yeni bir fasıl açılmışken, Suriye konusunda Rusya ile ters pozisyonlardayken, Çin’den füze alımında esneme işaretleri verip ABD ile ilişkilerde adeta bir ikinci bahar havası yaratıyorken Şanghay Örgütü’nün niye durduk yere gündeme geldiği analizini geçelim; bu girişimin hangi değerleri temsil ettiğine bakalım.

Çünkü eğer ha bire ısıtılıp ısıtılıp şakayla karışık gündeme sokulan Şanghay Örgütü, Başbakan için ciddi ciddi AB’ye alternatif olma ihtimalini barındırıyorsa o zaman biz de bu alternatifin ne anlama geldiğini ciddiye almak zorundayız.

Şanghay Örgütü’ne üye devletler demokrasiden çok, otoriterliğe ve ‘neo-liberal’ piyasa kapitalizminden çok devlet kapitalizmine eğilimli. Türkiye piyasa kapitalizmini tartışmasız benimsemiş olmakla birlikte demokrasi ve otoriterlik konusunda hâlâ yalpalıyor.

Pazar günkü Radikal’de Deniz Zeyrek, analizinde Türkiye’nin demokrasi notunun Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye devletlerden yüksek ama AB ülkelerinden düşük olduğunu ve demokrasisini biraz daha geliştirirse AB, demokrasiden biraz daha ödün verirse Şanghay standartlarına geleceğini vurgulamıştı.

Türkiye’nin esas meselesi, tam da bu arada kalmışlık durumu: Demokrasi ve otoriterlik arasındaki tercihi henüz tam olarak yapamamış olması. Biz her atacağımız adımda, bu tartışmayı farklı biçimlerde sürekli olarak yeniden yapmak durumunda kalıyoruz.

Son bir seneki kürtajdan üç çocuğa, ‘kızlı-erkekli’ konusundan dershane mevzuuna, tüm tartışmaların arkasında bu var. Anayasada tıkanmanın nedeni de bu. AB üyelik sürecinin gerektirdiği her türlü reformda bir türlü adım atamamanın arkasında da bu var. Mesela son açılan başlık olan bölgesel kalkınma konusunda da iş yerel yönetimlere yetki devrine gelince yine aynı noktada tıkanacağız. Konu dönüyor dolaşıyor, hep daha fazla demokrasi talep eden toplumla daha fazla otorite ile toplumu yönetme arzusundaki iktidar arasındaki zıtlaşmaya gelip dayanıyor.

Şanghay devletlerinin otoriter eğilimleri belki Erdoğan’ın siyasi tercihleri ile uyumlu olabilir ama iş ekonomik yapıya gelince durum değişiyor.

AKP açısından ama aslında şu anda iktidara gelecek bir başka parti açısından da ‘neo-liberal’ denilen, finansal küreselleşme döneminin politikalarından sapabilmek mümkün değil. Çünkü finanse edilmesi gereken 60 milyar dolarlık bir cari açık var. Bu açık ancak ABD ve Avrupa finans merkezlerinin onaylayacağı politikalarla finanse edilebilir. Ayrıca, Türkiye’nin devlet kapitalizmi ile büyümeyi sağlayacak ne Rusya gibi enerji kaynakları, ne de Çin gibi yüz milyonlarca ucuz emek gücü var. Ve nihayet, devlet kapitalizmi ülkelerin gelişmesini bir yere kadar getirebiliyor. Bu eşiğin ilerisine geçmek ancak devlet kapitalizminin terk edilmesi ile mümkün olabiliyor. Türkiye ise bu eşiği geçti. Şimdi orta gelir tuzağından kurtulmayı tartışıyor. Bu ise siyasette daha fazla demokrasi ve ekonomide ise sosyal devlet anlayışına yer veren politikalarla mümkün.

Sonuç olarak Türkiye’nin önünde siyaseten otoriter, ekonomide liberal olmak gibi bir tercih yok. Bu nedenle Şanghay bir tercih olamaz. Şanghay eğer bir şantajsa bu AB’ye değil, Türkiye’deki demokratikleşmeyi isteyenlere bir şantaj.