Şimdi ihtiyat zamanı!

Euronun devam edip etmeyeceği, bunun AB ve dünya ekonomisi üzerindeki etkilerinin ne olacağını kimse bilmiyor.

Ben genelde iyimser birisiyim. Felaket tellallığı yapmam. 2008 krizinde de paniklememiştim. Ekonominin daralacağını ama bunun 2001 krizi gibi olmayacağını söylemiştim.
İşler iyi gitmiyor. 

Dünyada panik psikolojisi gelişiyor
Euro, çöküşün sınırlarında geziniyor. Birçok ülkenin merkez bankaları Euro rezervlerini elden çıkarmaya başladı. Ne olacağı bu yaz biterken artık ortaya çıkmış olur. Haftaya Yunanistan’da ikinci seçimler var. Yunanistan’ın euroda kalıp kalamayacağını göreceğiz.
AB’deki sorunlar karşısında vurdumduymazlığın da bir sınırı olmalı. Tamam anlıyorum; bunca yıldır kendi ekonomimiz yüzünden bir aşağılık duygusu yaşadık. AB’nin haline bakıp şimdi bunun acısını çıkartıyoruz. Ama fazla kibir gözümüzü kör edip, yaklaşan felaketi görmemizi engellemesin.
AB’nin Türkiye’nin ihracatı içindeki payının azalmış olmasının hiçbir önemi yok. AB’nin payı küresel kriz öncesinde yüzde 50’nin üzerindeydi. Şimdi yüzde 40’a gerilemiş durumda. Ama yine de yüzde 40. En büyük ticari ortak. Gelirinizin yüzde 40’ında risk varsa, bu uykularınızı kaçırmalı. Kaldı ki AB ekonomisi sonuç olarak dünya ekonomisinin yüzde 20’si. Euronun çökmesi tüm dünyayı sallar. Bundan hiçbir ülke bağışık olmaz. Şimdi çok güvendiğimiz komşu ülkelerimiz de, az ya da çok ama mutlaka etkilenir.
Üstelik şu anda sorun sadece AB’de değil. ABD de fena halde yavaşlıyor. “Gelişmiş ülkelerde resesyon var ama gelişmekte olan ülkeler dünya ekonomisini sürüklüyor” argümanı da maalesef kullanım süresini doldurdu. Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya gibi ülkelerde büyümenin canlı olması 2008 krizinden çıkışı kolaylaştırmıştı. Şimdi bunların hepsi yavaşlıyor. Ve fena halde yavaşlıyor. 
Uluslararası yatırımcıda panik havası oluşuyor. Bu panikte kimse yüksek getiri peşinde değil; herkes muhtemel kaybı azaltmaya çalışıyor. Ve getiri oranları ne kadar düşük olursa olsun paralarını ABD, Almanya, İngiltere gibi ülkelere park ediyorlar. Neredeyse sıfır faize. 10 yıllığına.
Çin’in ardından en hızlı büyüyen ekonomiyiz diye övünmenin âlemi yok. Bu geçen senenin rakamları. Bu hafta açıklanan sanayi üretimi verisi, durgunluğun devam ettiğini gösteriyor. 2011 başından bu yana neredeyse üretim artışı yok. İthalatın ve buna bağlı olarak cari açığın azalıyor olması da bu durumun sonucu. Büyümenin durması istihdam artışını engelliyor. İşsizlik oranlarında iyileşmenin sonuna gelindi. Enflasyon yüksek. mayıs ayında yüzde 11,1’den yüzde 8,3’e gerilemiş olmasından bir başarı hikayesi yazılamaz. 

Mücadele imkanı 2008’e göre sınırlı
Dünya ekonomisinde durgunlukla mücadele imkânları 2008’e göre çok daha sınırlı. Birçok ülke faiz oranlarını aşağı çekti, parasal genişlemeye gitti, bütçe harcamalarını arttırdı. Ekonomiyi canlandırmak üzere kullanılabilecek cephanelikler boşaldı. Benzer bir durum Türkiye için de geçerli. Ama bir kriz anında ekonomi politikalarının sunduğu imkanlardan daha önemli olanı krizin nasıl yönetildiği.
Kriz demek, etrafın toz-duman olduğu, ne olacağının bilinemediği, tahminlerin çöktüğü, geleceğin öngörülemediği, insanların panik içinde davrandığı bir ortam demek. Bu bütün krizlerde böyle. Ama bu sefer durum daha da vahim. Çünkü herhangi bir ülkenin eurodan nasıl ayrılacağı, sonrasında ne olacağı konusunda hiçbir yol haritası yok. Euronun devam edip etmeyeceği, bunun AB ve dünya ekonomisi üzerindeki etkilerinin ne olacağını kimse bilmiyor. Bu durumda belirsizlik ve öngörülemezlik tam bir tavan yapacak.
Önümüzdeki süreçte ekonomi politikalarından daha önemlisi, neyin ne olduğunun farkında olan, paniği yatıştıracak, soğukkanlılıkla ve hızla tedbir alacak bir siyasi iradenin varlığı. Babacan’ın euro krizinin Türkiye’yi 2023 yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olma hedefini kolaylaştıracağını söylediğini okuyunca, her zamanki sakinliğime rağmen, bir panik ortamına hazırlıklı olmak gerektiğini düşündüm.