Sınıf atlamanın önemi

Ekonominin performansı yükselirken büyüme tüm toplumsal sorunların üzerini bir perde gibi örter.

Geçen hafta Prof Dr. Hakan Yılmaz’ın proje yürütücülüğünü yaptığı muhafazakârlık araştırması epey tartışma yarattı. Açık Toplum Enstitüsü ve Boğaziçi Üniversitesi’nin desteklediği, kamuoyu araştırması Infakto tarafından gerçekleştirilen proje, değerli ve önemli bir çalışma. Topluma ilişkin tartışmaları kendi gözlemlerimize, tespitlerimize dayandırdığımız ölçüde, sonuç almaya giden verimli bir tartışma değil de sadece bir kör dövüşü oluyor. Bu tür sağlam yöntemlerle yapılmış araştırmalar, önyargılarımız yerine toplumun değer yargılarını ölçen verilerle konuşmamıza imkân sağlıyor. Üstelik araştırmanın 2007 yılında da yapılmış olması, bu önemli tarihsel süreçte karşılaştırma yapma olanağı da veriyor.

Güçlü dönüşüm

Anladığım kadarıyla bu çalışmanın bir bacağı Türkiye’de muhafazakârlık, diğer bacağı ise Türkiye’de orta sınıfın profili. Muhafazakârlık bacağı yoğun olarak tartışıldı ama orta sınıf profili bence hak ettiği ilgiyi görmedi.
Muhafazakârlık araştırmasının bulgularından, topluma enjekte edilmeye çalışılan dini baskı korkutmacasının gerçekliğe tekabül etmediği görülüyor. Buna karşılık toplumda muhafazakârlığın aslında gayet baskın bir yerinin olduğu da ortaya çıkıyor. Yapılması gereken, sahici olmayan korkularla boğuşmak değil, hakiki gerilim kaynaklarıyla mücadele. Dolayısıyla, gerçek sorunların teşhisinde bu tür çalışmaların önemi büyük.

Uçlardan merkeze doğru kayan muhafazakârlığı ekonomik durumdaki değişim ve özlemlerle birlikte değerlendirmekte fayda var. Araştırma sonuçları, ekonominin 2001-2007 dönemindeki performansının da son zamanlardaki performans düşüklüğünün de algıları, beklentileri nasıl şekillendirdiğini ortaya koyuyor.

‘Orta Sınıfın Profili’ araştırmasında “Anne-babanızın sizin yaşınızdayken sahip oldukları ekonomik durumu ve hayat seviyesini sizin şimdiki durumunuzla kıyasladığınızda ne düşünürsünüz?” soruna yanıt verenlerin yüzde 56’sı kendi durumlarının daha iyi ya da çok daha iyi olduğunu söylüyor. “Aynı durumdayım” diyenlerin oranı yüzde 20. Yani her dört kişiden üçünün ekonomik durumu ya anne-babasıyla aynı ya da daha iyi. Bu da Türkiye’deki dönüşüm sürecinin ne kadar güçlü olduğunu ve bu dönüşümü doğru okumanın önemini gösteriyor. Çünkü zenginleşme bu toplumda çok önemli bir motivasyon.

Daha zengin ve daha yolsuz

AKP’nin ekonomi politikalarıyla birlikte gelen ekonomik durumdaki iyileşme, bariz olsa da belli ki yeterli değil. Hane geliri 1200 lira ve altı olanların sadece yüzde 7,5’i bunu yeterli görüyor. Toplumun yüzde 56’sı ise kendilerini 2400 liranın üzerinde bir gelire layık görüyor. Fakat böyle bir gelire ancak toplumun yüzde 10,2’si sahip.

Bulgular, halinden memnun olmayanlarda bir artış olduğunu da ortaya koyuyor. “Kazandığımız para, ev kirasına ve karnımızı doyurmaya ancak yetiyor, elimizde bir şey kalmıyor” diyenlerin oranı yüzde 47,5. Bu oran 2007 yılında yüzde 41,6 imiş. 2007’den bu yana “Halimiz vaktimiz çok iyi” diyenlerin payı azalmış, buna karşılık “Karnımızı doyuramıyoruz” diyenlerin oranı artmış. Geleceğe ilişkin umutlar da azalmış. Bu manzara, benim makroekonomik değişkenlerin seyrine bakarak yaptığım çıkarsamayla örtüşüyor.

Araştırmanın ilginç bir başka bulgusu, zenginleşmeyle yolsuzluk arasında kurulan ilişkinin artıyor olması. Zenginlerin ‘çok çalıştıkları ve çaba gösterdikleri’ için zengin olduklarını düşünenlerin oranı yüzde 47’den yüzde 35’e inerken ‘yolsuzluk yaptıkları, çalıp çırptıkları için’ zenginleştiklerini düşünenlerin payı yüzde 20,4’ten yüzde 25,7’ye, ‘devlet onlara yardım ettiği için’ zenginleştiklerini düşünenlerin oranı da yüzde 8,8’den yüzde 14,2’ye yükselmiş.

Ekonominin performansı yükselirken büyüme tüm toplumsal sorunların üzerini bir perde gibi örter. Ama ne zaman büyüme yavaşlamaya başlar, gözlerdeki perde kalkar. Perdenin arkasından her türlü yolsuzluk, yoksulluk, adaletsizlik çırılçıplak ortaya serilir. Bu hoşnutsuzluğun tokadı, işlerin düzelmesinin mükâfatından çok daha büyük olur.