Siyaset bataklığında ekonomi

AK Parti'nin gerginliği arttırma siyaseti, toplumsal algıyı olumsuza çevirerek ekonomiyi daha da bozuyor.

Ekonomi bilimi, insanların rasyonel bireyler olduklarını ve ekonomik kararları bu rasyonel akla uygun olarak aldıklarını varsayar. Oysa son yıllarda neredeyse bütün ilginç araştırmalar ve yeni yaklaşımlar bu rasyonellik varsayımının yetersizliği üzerine kuruludur.

Bireylerin ekonomik kararlarının nasıl alındığını inceleyen araştırmalar, alışkanlıkların, önyargıların, umutların, özlemlerin en az rasyonel akıl yürütme kadar rol oynadığını gösteriyor.

Bireyler için geçerli olan bu durumun ülkeler düzeyinde de geçerli olduğunu düşünüyorum. Ülkelerin ekonomik performansının arka planında, sadece makroekonomik politikalarla açıklanamayacak bir boyut var.

Japonya, Sovyetler Birliği ve Kore gibi büyük sanayileşme atılımları, “ekonomik mucizeler” yaşamış ülkelerin kalkınma hikâyelerinin salt iktisadi politikalarla açıklanamayacak olduğunu, bu büyüme epizodlarına ciddi bir toplumsal seferberlik ruhunun da eşlik ettiğini düşünüyorum.

Türkiye’nin 2001 krizinden sonra yakalamış olduğu büyüme ivmesi de böyle bir toplumsal ruhla ilişkili. Aslına bakacak olursanız 2001 krizinden sonra uygulamaya konan ekonomik paket şapkadan çıkartılmış bir tavşan değildi. Neredeyse basmakalıp denebilecek bir istikrar programından ve yine o dönemin şablon yapısal reformlarından oluşuyordu. Sanırım o dönem, yurtiçinden ya da yurtdışından bu konularla ilgili kime sorsanız, üç aşağı beş yukarı böyle bir program tasarlardı. Ama bir programı tasarlamak başka, uygulama kapasitesi başka.

AK Parti’nin başarısı hükümet olduklarında hazır buldukları bu programı hayata geçirebilmiş olmalarında. Bunu 2002-2007 döneminin ekonomik başarılarını küçümsemek için değil, tam tersine o dönem siyasette AK Parti’nin oynadığı rolün ekonomide nasıl etkili olduğunu, makroekonomik istikrarın sağlanmasına ve refah seviyesinin yükselmesine yol açtığını vurgulamak için söylüyorum.

Bugün ise siyasetin ekonomi üzerindeki etkisi tamamen negatife dönmüş durumda. Önümüzdeki iki yılda üç seçim sınavından geçecek olan AK Parti hem mevcut ekonomi politika çerçevesi, hem konjonktür hem de ekonomik kararları etkileyen siyasi ve toplumsal ruh açısından kapana kısılmış durumda.

Küresel ekonominin hali ortada. Bir insan hayatında bir kez görülebilecek çaptaki küresel krizin hayaleti daha uzun bir süre üzerimizde kalacak. Bununla baş etmek için ekonomik sorunlara kafa yormak ve değişen koşullara uygun bir ekonomik politika çerçevesi geliştirmek gerekiyor. Ancak böyle bir çerçeve ufukta gözükmüyor. Kriz öncesi dünyasının ezberleri aynen korunuyor. Ekonomik kalkınmanın tüm külfeti kentsel dönüşüme yıkılmış durumda. İnşaat sektörünün tek başına ekonomik büyümeyi arzu edilen ölçüde hızlandıramayacağı aşikâr. Üstelik AK Parti bu konuda beklentileri gereksiz biçimde o kadar yükseltti ki, makul büyüme hızları bile siyaseten cılız kalmaya mahkûm. Kalkınma hızının düştüğü bir ortamda zaten çoktan unutulmuş olan adaletin sağlanması ise hiç mi hiç olası değil.

Buna hiç şaşırmıyorum. Çünkü böylesi bir siyasi bataklıkta debelenmekte olan bir hükümetten ekonomik konularda başarılı adımlar beklememek lazım.

Üstelik bu bataklığa, bile bile, kendi kendine gittiği için, AK Parti’ye bir zamanlar açılmış olan krediler artık tamamen kapandı. Açlık grevleri karşısında Başbakan’ın galiz tutumu bu hattaki son nokta. Eğer bir de ölümler gelmeye başlarsa, durum hepten kontrolden çıkabilir.

AK Parti’nin gerginliği arttırma siyaseti, ekonomik konulara ayırdığı enerjiyi düşürmekle kalmıyor, toplumsal algıyı olumsuza çevirerek ekonomiyi daha da bozuyor.