Türkiye'nin 'yeni normal'i

Türkiye için bu 'yeni normal', aslında çok da yeni değil. Bizim 2002 öncesinde, 1990'lı yıllarda gayet alışık olduğumuz bir durum.

2008 krizinden bir süre sonra dünya ekonomisi için enteresan bir kavram ortaya atılmıştı: Her kriz gibi bu kriz de elbet geçecek ve işler normale dönecekti. Ama bu normal, eskisinden farklı olacaktı. Dünya ekonomisi, 2000’li yıllardaki parlak performansına dönmeyecekti. Küresel finansal kriz atlatıldıktan sonra, uzunca bir süre dünyayı donuk bir büyüme bekliyordu. ‘Yeni normal’ bu duruma verilen isimdi.
Kehanet doğru çıktı. Krizin ateşinin sönmesinin üzerinden üç yıl geçti; büyüme hâlâ geri gelmedi. Küresel piyasalarda tedirginlik devam ediyor. Gelişmiş ülkelerde büyüme ya hiç yok ya da çok düşük. Çin de dahil gelişmekte olan ülkelerde büyüme hızı eskisi gibi değil.
‘Yeni normal’ dünya ekonomisi için olduğu kadar Türkiye ekonomisi için de geçerli. Ancak Türkiye için bu ‘yeni normal’, aslında çok da yeni değil. Bizim 2002 öncesinde, 1990’lı yıllarda gayet alışık olduğumuz bir durum.
Türkiye 2009’da yüzde 4,8 küçüldü. Ardından 2010’da yüzde 9 gibi yine 2008 öncesine benzer bir hızla büyüdü. 2011’de bu hız yine azaldı. Geçen yılın son döneminin büyüme rakamları bugün açıklanıyor. 2011’in ilk üç çeyreğinde yüzde 9,6 olan büyüme hızının dördüncü çeyrekte epey düşmüş olduğunu göreceğiz.
2012’ye ilişkin veriler de büyüme hızındaki zayıflığın devam etmekte olduğunu gösteriyor.
Yavaşlamanın izleri geçen hafta açıklanan dış ticaret verilerinde görülüyor. Mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış verilerle ithalat şubat ayında bir önceki aya göre yüzde 0,2 azaldı. Tüketim mallarındaki azalma yüzde 17. Ara malı ve yatırım mallarında ise yüzde 5 civarında bir artış var. Ama unutmayalım; bu veriler fiyat etkisini içeriyor. Hem geçen seneye kıyasla TL’deki değer kaybı hem de özellikle petrol fiyatlarındaki yükselme, ithalat miktarı azalsa bile yapılan ödemenin artmasına yol açıyor. İthalata bu fiyat etkisini dışarıda tutacak biçimde baktığımızda, ithalat miktarındaki azalma daha da netleşiyor. Özellikle 2011’in son çeyreğinden itibaren yatırım malları ithalatındaki hızlı düşüş dikkat çekiyor. 

Büyümedeki yavaşlama yeni değil
Ekonomideki yavaşlamayı biraz daha geniş açıdan değerlendirirsek, küresel kriz öncesinde de büyüme momentumunun zaten düşmekte olduğunu görürüz. Türkiye 2001 krizinden sonra çok parlak bir büyüme performansı göstermişti. Küresel kriz öncesine kadar süren bu dönemde ortalama büyüme hızı % 6,8’di. Ancak büyümenin ivmesi 2006 yılının ikinci yarısından itibaren düşmeye başlamıştı.
2001’den sonraki hızlı büyümede olduğu gibi 2006’da gelen yavaşlamanın da arka planında siyaset vardı. Büyük ekonomik sıçramalar halkın hayal gücünü harekete geçirmeyi, özgüvenini geliştirmeyi, insani yetenekleri yükseltmeyi içeren bir tür seferberliği gerektirir. 2001 krizinden sonra Türkiye’de böyle bir manzara vardı.
Seferberlik ruhu düşünce, ekonominin performansı da düşer. Çözüm ise propaganda değildir. Ne iktidar salt propagandayla, ‘gazla’ ekonomik büyüme sağlamaya muktedirdir ne de sırf sert eleştiriyle iktidarlar yıkılabilir. Her ikisinde de esas motor siyasettir. Türkiye ekonomi tarihinin 2000’li yılları, ekonomi ve siyasetin etkileşimi açısından çok ilginç bir laboratuvar deneyimidir aynı zamanda.
2002’den sonra AKP’nin Anadolu’da yarattığı özgüven ve dönüşümün tetiklediği büyüme dalgası tam yavaşlamaya başlamıştı ki araya cumhurbaşkanlığı krizi, kapatma davası, Ergenekon davası ve küresel kriz girdi. Bu da süreçte bir kesintiye yol açtı. Şimdi artık bu geçici duraklamanın sonuna geldik. Küresel ekonomi kendi ‘yeni normal’ine dönerken, Türkiye siyaseti ve onunla birlikte Türkiye ekonomisi de kendi ‘eski normal’ine geri dönüyor.
Siyasette ve Kürt meselesinde 90’lara dönüş tartışmaları başlamışken büyüme rakamlarına bir de buradan bakalım.