Yetim hakkı

Bu topraklarda hak gasp etmek, zenginleşmenin en kestirme yolu olmuş.

AK olarak anılmaya özel bir önem atfeden partiye yöneltilmiş ağır yolsuzluk iddiaları karşısında seçmenlerin AKP’yi cezalandıracağı düşünülüyordu. Seçim sonuçları durumun böyle olmadığını gösterdi. Bu sonuçları AKP’ye oy verenleri küçümsemek için yeni bir fırsat olarak görenler, AKP seçmenin yolsuzlukları aklamış olduğu yorumlarını yapıyorlar. Tabi ki böyle değil.

Yolsuzluk ve benzer hukuk ihlallerinin yabancı yatırımcıyı ürküteceği ve hukuk devleti ilkelerinin çiğnendiği bir ülkede, özel mülkiyet haklarının da garanti altında olmayacağı söyleniyor sık sık. Doğrudur, piyasa ekonomisinin birinci kabulü mülkiyet haklarıdır. Ama Türkiye’de mülkiyet haklarının zaafa uğraması AKP döneminde başlamaz ki. Bu devletin kuruluşuyla başlar.
Bu Perşembe günü 24 Nisan. 24 Nisan 2015’e bir kaldı.

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaklaşık 2 milyon Ermeni yaşıyordu. Hıristiyan, Yahudi, ya da Êzidi gibi farklı dinsel inançlara sahip halkları da dahil ettiğimizde nüfusun yaklaşık %20’sini gayrimüslimler oluşturuyordu. Bu gayrimüslimlere ait kiliseler, manastırlar, mezarlıklar, evler, apartmanlar, hanlar, fabrikalar, tarlalar, büyük ve küçükbaş hayvanlar vardı. Bugün ne kendileri var, ne de mirasçıları. Geride kalan malvarlıklarına el kondu. Çok örnek verilebilir. Ama iki tanesiyle yetineyim. Geçen Haziran’da protestolarla gündeme oturmuş olan Gezi Parkı’nın yapımında kullanılan taşlar Pangaltı Ermeni Mezarlığı’ndan sökülmüştü. Bugünkü İstanbul’un arsa değerinin en yüksek olduğu bölgelerden biri olan Harbiye-Elmadağ arasındaki bölge bir zamanlar Ermeni Mezarlığı idi.
Çankaya Köşkü de bir zamanlar Ohannes Kasabian’a aitti.

Bugünden bakınca şaşırtıcı gelebilir. Yüz yıl önce Anadolu’da hoş geldin partileriyle, şık hanımları ve beyleriyle, beyzbol takımları ve yüzme havuzlarıyla, hastaneleri ve kolejleriyle gayet sosyal ve ticari olarak da canlı bir yaşam olduğunu geçen sene gittiğim Dildilian Kardeşlerin Objektifinden Bir Ermeni Ailesinin yitik Geçmişine Tanıklıklar sergisinde görmüş ve çok şaşırmıştım.

Daha önce Ayşe Günaysu yazmıştı: 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın en başlarında Anadolu’nun zengin, varlıklı, gelişkin kentlerinde batılı sigorta şirketlerinin dört bir yana yayılmış acenteleri, onbinlerce hayat sigortası poliçesi satmıştı. Poliçelerin değerleri 1915 yılının parasıyla 20 milyon ABD dolarını aşıyordu.

Ermenilerin mal varlığının bir kısmı yağmalanırken bir kısmı da Emlak-ı Metruke komisyonları aracılığıyla, devletin düzenlediği açık arttırma gibi yöntemlerle “hukuka” uygun biçimde el değiştirdi. Balkan Savaşı ve 1. Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı İmparatorluğu’na göç eden Müslümanlar Ermenilerin mülklerine yerleştirildi. Yağma böyle yasallaştırıldı. Bugünkü sermaye birikimi böyle başladı, Milli Burjuvazi böyle oluşturuldu.

1916 yılında, savaş sürüyorken, bir anda şirket kuruluş sayısında bir patlama olmasının, servet transferi dışında nasıl bir ekonomik açıklaması olabilir?

Mülkiyet hakkını gasp ederek yapılan servet transferi daha sonra da devam etti. 1942 Varlık Vergisi ve bu sene 50. yılını andığımız İstanbul Rumlarının 1964 sürgünü, iktidarlar değişse de politikadaki sürekliliği gösterir.

Bu bilgiler toplumsal bilinçaltımızda duruyor. Bu topraklarda hak gasp etmek, zenginleşmenin en kestirme yolu olmuş. Bugün duyunca çok şaşırmış gibi yaptığımız yolsuzluk düzeninin köklerinde bu gasp var. Bu bilgi ile yüzleşmedikçe, 100 yıl önceki kıyım ve zorla el koymanın yanında bugünkü yolsuzlukların çocuk hikayesi gibi kaldığını fark etmedikçe, yolsuzluk iddialarının toplumu niye sarsmadığına daha çok şaşırırız.

Hukuk devleti yaşam hakkına saygıyla, piyasa ekonomisi ise mülkiyet hakkına saygı ile başlar. Bu en temel noktalarda işe 1915 ile yüzleşerek başlamak gerekiyor.