Yunanistan ekonomisi, sadece ekonomi meselesi değildir

Krizin bedelini, on yıllarca devletten ve kamu çıkarından faydalananlar değil, kırılgan toplumsal gruplar ödemektedir.

Türkiye ekonomisi orta karar seyrine devam ediyor. Her yeni açıklanan gösterge bu durumu teyit ediyor. Ne geçen seneki gibi parlak bir performans ne de öyle korkulduğu kadar ciddi bir yavaşlama. Yapısal sorunlar ise aynen devam. Hal böyle olunca bir gazete yazısında bu vasat performansı anlatmak hiç heyecan verici değil.
Eş anlı olarak küresel ekonomide gayet heyecan verici gelişmeler var. Bu gelişmeler bir süre sonra bizim ekonomimizi de kökten etkileyecek. Bu nedenle dışarıda olan bitenlere kulak kabartmak gerekiyor. Küresel ekonomideki gelişmeler, en son Yunanistan örneğinde olduğu gibi, artan milliyetçilik, korumacılık ve içe kapanma ihtimalini barındırıyor.
Türkiye’de giderek artan nefret söylemi, milliyetçilik ve yabancı düşmanlığının bir de dışarıdan bu yönde gelecek bir rüzgârla pekişmesi ihtimalinden epey tedirgin oluyorum. Ekonomimizin performansıyla fazla övünmek de biraz bu tırmanan milliyetçilikle ilişkili. Mesela dünkü Sabah’taki ‘komşu yalvardı vanaları açtık’ manşeti türünden kof böbürlenmeler, dozu kaçmış ekonomik şişinmeler utanç verici olduğu kadar tehlikeli de. 

Yunanistan’la dayanışma zamanı
Yunanistan’daki gelişmeler, küresel kriz sonrasında yeniden şekillenecek ekonomik düzen üzerinde düşünmek için çok önemli ipuçları barındırıyor. Böbürlenmek yerine bu ipuçlarını doğru okumak daha hayırlı.
Geçen hafta Yunanistan parlamentosu, ülkenin iflasını önlemek için mutlaka ödenmesi gereken bir bedel olarak empoze edilen bir dizi sert ekonomik önleme onay verdi.
Boğaziçili akademisyen Vangelis Kechriotis sayesinde elime ulaşan bir deklarasyon tam da Yunanistan krizinin, içinde yaşadığımız tarihsel dönemi temelden sarsan daha genel bir krizin parçası olduğunu anlatıyor.
Yunanistan’da Eleftherotypia gazetesinde yayımlanan ve yüzlerce akademisyen, düşünür ve gazeteci tarafından imzalanan deklarasyon benim de geçen yazımda vurgulamış olduğum ekonomik krizin siyasi bir krize dönüşme riskine vurgu yapıyor:
Yoksulluk mu, yoksa iflas mı? Halbuki söz konusu olan bir çelişki değil, iki olumsuzun bir arada bize önerilmesidir: Hem yoksulluk hem iflas. Üç ayda bir tanık olduğumuz, Yunanistan’ın Avrupa Birliği’nden kovulma tehdidi, etik olarak sorunlu ve ekonomik açıdan yıkıcıdır, çünkü Avrupa’yı kararsızlığın, ekonomik istikrarsızlığın ve krizin derinleşmesinin merkezi unsuruna dönüştürerek ağır düşüşü kuvvetlendirmektedir.
Her geçen gün, 2. memorandumun oylanmasıyla doruğa ulaşan, krizle mücadele politikasının, hem bir kurtuluş ve çıkış yöntemi sağlamadığı hem de Yunanistan’ın senelerdir hastalıklı olan siyasetine ve ekonomisine tedavi uygulamadığı, ancak sosyal adaletsizliğe dayalı yıkıcı bir süreç olduğu aşikârdır.
Krizin bedelini, on yıllarca devletten ve kamu çıkarından faydalananlar değil, kırılgan toplumsal gruplar ödemektedir. Şu an yaşadığımız, sosyal Avrupa modelinin öngördüğü ve uç ekonomik ve toplumsal eşitsizlikler yaratan, zenginliğin ve iktidarın devasa bir yeniden dağıtılması girişimidir. Aynı zamanda ırkçılığı ve yabancı düşmanlığını da içeren güçlü bir milliyetçilik yeniden hortlamış durumdadır.
Deklarasyon, Yunanistan krizinden yola çıkarak, kapitalizmin krizinin yıkıcı etkileriyle mücadele için şu anda krizde olsun olmasın herkesin dikkate alması gereken bir çağrı ile sona eriyor:
Ne kadar zor görünüyor olsa da küreselleşmeye yeni bir anlam kazandıracak, tarihsel, ahlaki ve siyasal değerleri sunacak olan sosyal ve demokratik bir Avrupa için çalışmak zorundayız. Çünkü çözüm, ulusal ölçekte olamayacaktır, kıtamıza –hatta daha da ötesine- hitap etmek durumundadır. Bugün Yunanları küçümsüyorlar, yarın, güvensizlik ve kin duygularını besleyerek başka halkları küçümseyecekler. Avrupa tarihinde yıkıcı bir andır söz konusu olan. Böylelikle Yunanistan’la dayanışma, ilerici Avrupa’nın tamamı için siyasal bir mücadele alanıdır.