Askerin ne düşündüğünü yeniden sorarken...

Türkiye'nin düzeni, açıkça tanımlanmış ve toplum çoğunluğunca konumu sorgulanmayan bir -tercihen silahlı- iç düşmansız sürdürülemez. Barışçı-çoğulcu, kitlesel bir toplumsal hareket olarak HDP, böyle bir mantığı, rejimin bu aslî dayanağını elinden almaya kalkıyor.

Hürriyet Ankara Temsilcisi Deniz Zeyrek'in 4 Ağustos'ta yayımlanan haber-analizi (“Çözüm süreci nereye gidiyor?”, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/29719928.asp), uzun zamandır unuttuğumuz “Asker ne düşünüyor?” sorusunu bize hatırlattı. Genç subaylar mı rahatsız, paşalar mı endişeli, düşünmez olmuştuk. Bunların yerine, abus suratlı, cahil ve küstah sivillerden hangisinin göze girdiği, hangisinin gözden düştüğüyle, millî iradeyi şahsında cisimleştiren muktedirin kimi hangi sancağa göndereceği, kimin boynunu urduracağıyla meşgûldük.

Yakın zamana kadar bu yine de tercih edilir bir durumdu, zira sivil muktedirleri seçimle devirebilme umudumuz vardı. İyi kötü işleyen seçimli parlamentolu bir rejimimiz vardı ne de olsa. Parti binalarına, toplantılarına, mitinglerine linççi kalabalıkları saldırtsak da, insanlarını öldürtsek, bombalatsak da, seçime girip barajı aşabilen -toplumsal- muhalefet partisi çıkarabiliyorduk. Mutlak muktedirleri Meclis çoğunluğundan edebiliyorduk.

Şimdi, millî irade sloganıyla çıkılan “kutsal yürüyüş”te, millî iradenin gazozdan ibaret olduğu, seçmen tercihinin, belirli bir sonucu vermediği sürece tanınmayacağı ilan edildi. Demokratik kültürü ve teamülleri zaten pek gelişmemiş olan toplumumuz, böylece, bir defa daha, “güç kimdeyse o hükmeder” dersini alıyor.

Aynı esnada, bu “güç”ün tanımında da gerekli ayarlamalar, düzeltmeler ve -burası belki daha önemli- hatırlatmalar yapılıyor. Bahsedilen “güç”, meselâ oy gücü değil. “Oyunuzun bir önemi yok” dendi zaten. Hattâ “oyunuzu öyle değil böyle kullanmışsanız şerefsizsiniz” de dendi. Altı milyon kişinin oyu için “yok sayıyoruz” dendi. “Güç”ten anlaşılan, artık oy gücü değil.

Kitlesel inisiyatiflerin, toplu irade beyanlarının, toplu taleplerin gücü mü? O da değil. Yakında herhangi bir sokak gösterisinin, iktidarın istemediği herhangi bir kalabalık toplantının dahi yapılmasını engellemeye yönelik -sözümona yasal- düzenlemeler yapılıyor. Her biri o muhteşem devlet cephaneliğinden birer nümune olarak seçilmiş süper yöneticiler, savcılar, polisler, doksan küsur senelik asker-polis cumhuriyetinin bütün yerleşik reflekslerini kimlik ve şekil değiştirmiş otoriter rejim adına seferber ettiler bile. Yani demokratik kitlesel hareket veya sokak gücünden de sözetmiyoruz.

O halde 2015 Ağustos'unun Türkiye'sinde “güç” deyince ne anlamalıyız?

İş gaz fişeği atan tüfeklerden, plastik mermilerden çıktı. Akrepler, TOMA'lar, polisin hafif silahları artık ikinci planda. Askerî zırhlılar, F-16'lar sahnede. Kalabalığa gaz atmak değil sadece, yapılan; orman yakmak, köy yakmak, köy boşaltmak, memleketin bazı bölgelerini siviller için girilmez ilan etmek. Yani bir tür Olağanüstü Hal. İlaveten sınır ötesi hava harekâtı. Gerilla kampı bombalamak. O arada köy bombalayıp sivilleri de öldürmek, pişkinlik yapmak, inkâr etmek. Yani bütün kirliliğiyle savaş.

Böyle bir ortamda “güç” deyince anlamamız gereken şeyin gerçek sahiplerinden giderek daha sık sözedilir oluşunda gariplik yok.

Deniz Zeyrek'in aktardığına göre, gidip Kandil'i bombalamak, ordu komutanlarını bu sıcakta azıcık ferahlatmış. Şöyle anlatıyor Zeyrek:

“Çözüm süreci boyunca kışlaya hapsolma, PKK’nın tacizlerine karşı sessiz kalma gibi şikâyetler TSK’da zirveye çıkmıştı. IŞİD ve PKK’ya askeri müdahale TSK’da uzun bir süredir sıkışmış olan tepkilerin bir miktar boşalmasını sağladı.”

Burada sözkonusu olan, siyasî bir etken değil, farkındasınızdır. Veya şu tepeyi almak, şu vadiye hakim olmak gibi bir askerî adımdan sözedilmiyor. Elbette ideolojik kaynaklı, belki psikolojik de diyebileceğimiz bir vaziyet anlatılıyor. Ucu Kürt öldürmeden rahat etmemeye varan bir takıntı hali.

Tabiî ordunun tek meselesi “tepki boşaltmak” değil. Şunlar da var, Zeyrek'in aktardığına göre:

“PKK, bir süredir IŞİD’e karşı savaşta yer alarak uluslararası kamuoyunun ve ABD’nin sempatisini kazanmıştı. TSK, İncirlik konusunda varılan mutabakatla IŞİD’e karşı savaşta PKK’dan daha önemli bir müttefik olduğunu gösterdi. (Pentagon-TSK aksı yeniden işlemeye başladı.)”

Evet. Anlıyoruz. TSK Washington'a demiş oluyor ki: Canım, onlar nihayetinde çadırda, sığınakta yatıp kalkan, elde hafif silah, oradan oraya gezen gerilla kuvvetleri, bizse koca orduyuz, sayenizde müthiş silahlarımız, donanımımız var, uçaklarınız için üslerimiz var, biz mi daha güçlü-etkili müttefik oluruz, onlar mı? Böyle söyleyince pek laubalice kaçtı. Şöyle de bir ufak mesele var ki, PKK IŞİD'e karşı sahiden savaşıyor, TSK'nınsa henüz -göstermelik üç sorti dışında- böyle bir icraatını görmedik. (Ben bunları yazarken, Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu, “pek yakında!” dedi. Bakalım...)

Deniz Zeyrek'in verdiği bilgileri aktarmaya devam ediyorum:

“Aynı zamanda PKK’ya yönelik ‘terör örgütü’ imajını yeniden yerleştirmeyi hedefliyor. Kuzey Irak’ta düzenlediği operasyonlarla örgütün üzerinde yarattığı baskı ve verdiği hasar, çözüm süreci devam ettiği takdirde siyasi iradenin eline güçlü bir koz verdi. Ancak son hava operasyonlarında üstün savaş gücünü ne kadar göstermiş olsa da TSK da uzun vadede PKK’nın geriletildiği ve toparlanıp güçlenemeyeceği yeni bir denge durumunun oluşması durumunda çatışmasızlığın sürmesinden yana.”

Buradan önemli bazı bilgiler alıyoruz. İlkini şu soruyu cevaplayarak elde edeceğiz: “terör örgütü imajını yerleştirmek” nasıl yapılacak, nasıl yerleştirilecek bu imaj? PKK'yi eyleme zorlayarak; başka ihtimal mi var? Yani PKK'ye yönelik harekât böyle bir hinlik içeriyor. Devletin “kendini savunması” kapsamına sokulamayacak bir uyanıklık. Örgütü eyleme zorlamak da, doğrudan, askerlerin, polislerin ölmesi demek. “'Evlatları feda” politikasını TSK Davutoğlu ile paylaşıyor; öyle anlıyoruz.

İkincisi, Kandil'in bombalanması, gerilla mevzilerine somut zarar vermekten çok, Kürt siyasî hareketi ile sürdürülecek görüşmeler-pazarlıklar sürecinde siyasî koz kazanmaya yönelik bir adım gibi gözüküyor. (Bombalamalarda 10 kişi mi 190 kişi mi öldü, bilmiyoruz, merak eden, soran da yok.) Şu anda başlatılan gerilimin, Tayyip Erdoğan'ın başkanlık, AKP'nin tek başına mutlak iktidar hesaplarının yanısıra, böyle bir koz elde etme amacına da yönelik olduğu birçok yorumcu tarafından dile getirildi. Yani mutlak savaş değil, el yeterince güçlendirildikten -yeterince evlat kurban edildikten, köy boşaltıldıktan, orman yakıldıktan, memlekete, topluma yeterince zarar verildikten, yeni düşmanlık tohumları ekildikten, hayata kahredecek yeni kuşakların yetişmesi garantilendikten- sonra masanın, belki adı öyle konmadan, yeniden kurulması muhtemel. “İcabında bombalarım, doğru konuş!” tarzı bir müzakere yaklaşımı!

Üçüncü olarak, Türkiye devlet ve siyaset hayatının en büyük hakikatine bir gönderme: Yeni bir denge durumunda çatışmasızlık sürsün!

Türkiye Cumhuriyeti devletinin -ister AKP yönetsin ister başkası- en çok işine gelecek durum, PKK'nin yok olması değildir. Hele HDP gibi, Kürtlerin taleplerini Türkiye'deki genel demokrasi mücadelesinin istikbaliyle birleştiren ve başarılı olan bir toplumsal hareketin varlığında, devlet kesinlikle kendisine karşı silahlı eylemler yapan bir veya birkaç örgütün varlığını ister. Çok ister. Öyle böyle değil, çok çok ister. Bugün PKK kendini feshetse devlet birilerini bulur, silahlı eylemler yaptırır. (Elbette bunu kendisini gerçekten tehdit etmeyecek sınırlar içerisinde tutmaya çalışır.)

Türkiye'nin düzeni, açıkça tanımlanmış ve toplum çoğunluğunca konumu sorgulanmayan bir -tercihen silahlı- iç düşmansız sürdürülemez. Barışçı-çoğulcu, kitlesel bir toplumsal hareket olarak HDP, böyle bir mantığı, rejimin bu aslî dayanağını elinden almaya kalkıyor. Bu yüzden de HDP'yi Meclis dışı bırakmadan tek başına iktidara ulaşamayacak Erdoğan ve AKP ile Türkiye'de “iktidar”ı şurasından burasından paylaşan herkesi biraraya getiren bir “savaş hali”yle karşı karşıyayız.