Başkasının fotoğrafı mıdır, ayna mıdır...

Trump'ın açıklamalarını Fransa'da toplum çoğunluğunun uzun yıllar boyunca genellikle bir yapısal arıza gibi baktığı "aşırı sağcı" Millî Cephe'nin seçim zaferiyle birlikte düşündüğünüzde, bir büyük meseleyle karşı karşıya olduğumuz ortada.

Hayat bize pek çok tuzak kuruyor, başımıza olmadık işler açıyor, ama bazen de yardımcı olmak için elinden geleni yapıyor. Ayna tutuyor meselâ, olmadık zamanda.

Yalnız bundan faydalanabilmek için önce tutulan şeyin ayna olduğunu anlayabilmek, sonra bunu kabullenebilmek, bilahare icabını yapabilmek gerekiyor. Kabullenebilmek derken, ayna yani o; başkasının fotoğrafı değil!

ABD'de, Cumhuriyetçi Parti'nin başkan aday adaylarından biri, skandallar yaratmaya devam ediyor. Gerçi Cumhuriyetçi adayların birbiri ardına kırdıkları potlar, sergiledikleri cehalet başlıbaşına skandal. Meselâ biri geçen gün, Filistin'in Hamas'ıyla, yemek olan humusu karıştırdı. Ancak şımarık işadamı Donald Trump'ın yediği haltlar bir başka kulvarın koşucuları.

Bunlardan sonuncusu, gerçekte dünya ile hiçbir alâkası olmayan toplumumuzda bile yankı bulacak cinsten. Trump bu defa, California/San Bernardino'da Müslüman bir çiftin yaptığı katliamı (14 kişiyi öldürdüler) fırsat bilerek, aklı başında sağcı Amerikalı'nın bile dudağını uçuklatacak bir ahlâksız teklifle ortaya atıldı: ABD'yi Müslümanlara kapatalım!

Kapatalım derken, basbayağı kapıyı kapatalım, giremesinler!

Bu kendini bilmezliğe teklif falan demek de doğru değil, ama başka ne diyelim, bilemedim. Donald Trump denen postmodern faşistin teklifi, şu an için ülke dışına çıkmış bulunan Müslümanları da kapsıyor. Yani ABD'de doğmuş büyümüş, ev-bark iş-güç sahibi olan ve meselâ tatil için yurtdışına çıkmış bulunanlar da dönmesin!

Önce tabiî, bu işin Trump yaratığını çok aşan boyutları var. Uluslararası faşist söylemin -evet, böyle bir şey var- meşruiyet dairesi genişliyor. Teklif edilebilir olanlar insanlığın hâlihazırdaki kabul sınırlarını zorlamaya başlıyor, haliyle esnetiyor. Genel olarak faşizme biraz daha meşruiyet. Bunu Fransa'da toplum çoğunluğunun uzun yıllar boyunca genellikle bir yapısal arıza gibi baktığı “aşırı sağcı” -bu kibar tabire de bayılıyorum nedense- Millî Cephe'nin seçim zaferiyle birlikte düşündüğünüzde, bir büyük meseleyle karşı karşıya olduğumuz ortada. İnsanlık olarak.

Gerçi insanlığı ilgilendiren mevzular burada bizi ne kadar ilgilendiriyor, emin olamıyorum...

Donald Trump'ın söylediği şeyin, en azından söylemi bakımından, en azından itiraz edilemez laf düzeyinde, ABD politikasında bir tür ortak zemin oluşturan “Amerikan değerleri” ile aykırılığı ortada. Bir dergi, Trump'ı, IŞİD’çi edâsında, Özgürlük Heykeli'nin başını kesmiş olarak karikatürleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri adlı federal yapının üzerine oturduğunu ve meşruiyetini aldığını iddia ettiği zemini sarsan bir tarafı var bu lafın. “Yerleşik düzen”i sorgulatabilecek, tehlikeli kurcalamalara yolaçabilecek tarafı var.

Amerikan dış politikasının meşruiyet söylemini sarsacağı ise yüzde bin. Yani somut politika, gündelik çıkarlar, hattâ uzun vadeli stratejik hesaplar açısından da kabul edilemez, zararlı ve meşhur “Amerikan çıkarı”na aykırı. Dolayısıyla Trump'a Cumhuriyetçi Parti'den de şiddetli tepkiler geleceği, belki aday adaylığının iptal edileceği belli. Nitekim başladı bunlar. Bir senatör, “Cehennemin dibine git!” diye seslendi ona.

Buna karşılık, rakam manyağı, istatistik müptelası Amerikalılar hemen kolları sıvadı, Trump'a oy vereceğini söyleyenler arasında bir soruşturma yapıverdi ve bu değerli şahısların yüzde 68'inin, Trump bağımsız adaylığını koyarsa yine onu destekleyecekleri sonucuna ulaştı. Haydi şu anda sevdikleri “lider adayı” saldırı altında filan diye bir sahip çıkma ve inat etkenini bundan iskonto edelim, yine de herifte hayır görenlerin yarısı falan ondan vazgeçmeyecek demek.

Trump'ın, cehalette onunla yarışan öbür Cumhuriyetçi Parti adaylarından önemli bir farkı var. Üniversite-yüksek okul mezunu olmayanlar arasında Trump çok açık arayla, rakipsiz şekilde önde. Maalesef, ister istemez, bu da birşeyleri açıklamakta kullanılacak etkendir. Bu arada, herif, Cumhuriyetçi Parti aday adayları arasında CP kamuoyunda en yaygın desteğe sahip olanı. Popülerliği yüzde 32'ydi; en yakın rakibininki yüzde 14!

Yine de Trump'a fena tepki gelebilir, aday adaylığı iptal edilebilir. Irak işgalindeki esas meselesi kendisinin ve etrafındakilerin cebini doldurmak olan, demokrasi gibi bir kelimeyi muhtemelen hayatında hiç duymamış, türlü entrikayla, şirket batırmalarla tipik dalaveracı, kötü yürekli neocon politikacı simgesi haline gelmiş Dick Cheney -bize bugünün Irak'ını hediye eden George W. Bush'un yardımcısı- dahi Trump'a “olmaz öyle şey!” dedi.

Doğru dürüst insanlarsa, elbette, öfkeyle ayağa kalktılar. Bu kalkışma içerisinde özellikle BuzzFeed’in (internet yayını) genel yayın yönetmeni Ben Smith'in çalışanlara hitaben yayımladığı genelge dikkat çekiciydi. “Trump ve Sosyal Medya İlkelerimiz” başlıklı bu genelgede Smith, “Donald Trump'tan sosyal medyada nasıl sözedeceğiz?” sorusunu soruyordu. Smith, öncelikle iki amacın yerine getirilmesi gereğine dikkat çekiyordu: Okurları BuzzFeed'in dürüstlüğünden şüpheye düşürmemek ve sahadaki muhabirleri zor durumda bırakmamak. Trump'ın bu ilkelerin uygulanabildiği olağan siyasî kampanyaların sınırları içinde davranmadığını belirttikten sonra, Smith, Trump'a neden “yalancı faşist” denebileceğini izah etmeye girişiyor, Trump'ın yalancılığının ve faşistliğinin olgulara dayandığını ileri sürüyordu.

Tam “bizde olsa...”lık vaziyet.

Trump, bütün şımarık güç sahipleri gibi, tepkilere rağmen geri adım atmadı, kalkıp bir de Britanyalılara laf etti. Britanya'da Müslümanların başka Batı ülkelerine göre toplumun çok daha bütünleşmiş bir parçası oluşu herifi ifrit etmiş belli ki. Londra'da bazı semtlere gitmeye korktuğundan bahsetti: “Bugün Londra'da ve başka yerlerde öyle radikalleşmiş bölgeler var ki, polis kendi hayatından endişe ediyor.”

Buna Londra Belediye Başkanı Boris Johnson şöyle cevap verdi: “New York'un bazı semtlerine gitmekten korkarsam bunun tek sebebi olabilir: Donald Trump'a rastlama ihtimali.”

En güzeli de, Trump'ın “Müslümanları ABD'ye sokmayalım”ına karşılık İngiltere'de insanların kampanya açıp imza toplamaya başlaması, 22 saatte yüz bin, ben bunları yazana kadar da 150 bin imzaya ulaşmaları oldu. Kampanyanın hedefi: Trump'ı Britanya'ya sokmayalım.

Kampanyayı destekleyenler arasında İskoçya Milliyetçi Partisi'nin milletvekili ve ticaret ve yatırım konularındaki sözcüsü Tasmina Ahmed-Şeyh de vardı. Bizzat ismi ve varlığıyla Trump gibilerini çileden çıkartacak biri yani. Nefret söylemi sahibi birinin topraklarımızda kamu yararına iş göreceğine inanabilir miyiz, diye sordu kadın.

İngiltere, başına her şeye kâdir, yanılmaz bir lider geçirip işlerini tek elden yürüten, halkın sadece susması ve itaat etmesi beklenen bir ülke olmadığı için, 100 bin imza toplayabilen her mevzunun parlamentoda görüşülmesi gerekiyor.

İsterseniz sırf bu ayrıntıda bile bir ayna bulabilirsiniz. Ama bulmayalım, üzülmeyelim.

“En iyi Kürt ölü Kürt'tür” diye Facebook grubunun kurulabildiği, devletin güya isyan bastırmaya yolladığı üniformalı resmî kuvvetlerinin duvarlara kırk çeşit ırkçı slogan yazabildiği, “Ermeni”nin küfür yerine kullanılabildiği, askerliğini yapan Ermeni’nin 24 Nisan günü öldürülebildiği, sözde din âliminin hükmetmeye hakkı olanlar ve itaate mecbur bulunanlar üzerine atıp tuttuğu, iktidardan başı dönmüş sözde entelektüelin “artık bu ülkeyi sizinle birlikte sevemeyiz” diye haykırdığı, en çok satan gazetesinin “Türkiye Türklerindir” lejandıyla çıktığı, “Ya sev ya terk et”i soruşturma konusu yapmanın kimsenin aklından geçmediği bir ülkenin insanlarıyız. Nasıl ayırt edelim, gördüğümüz alâkasız birilerinin fotoğrafları mıdır, ayna mıdır...