Çocuklarının geleceğinden endişe duyabilmek...

Yaşar Kemal; 20 bin lira borcu yüzünden intihar eden Cemil Bozkuş için, kocası kaybedilmiş Cumartesi Annesi Kiraz Şahin için dertleniyordu, bu yüzden yazmıştı. Yazarlığı gibi insanlığı da büyüktü çünkü.

Cemil Bozkuş, bir kağıt parçasına, yoksul işi yazısıyla şunları karaladı:

“Benim ölüm sebebi zapıtalar Bir cinayet işlendiği zaman bir ekip almaya gelir Bir tablayı almaya on ekip geliyor Bu mu adalet”

Sonra kendini astı.

Şaziye Bozkuş, eşini o halde buldu. Ne yaptı? Feryat ederek odadan mı fırladı? Kocasını oradan indirmeye mi çabaladı? Bayıldı mı? Gözyaşlarına mı boğuldu? Put gibi kaldı mı yoksa öylece? Çocuklarının geleceği için mi endişelendi?

Bilmiyoruz. Çocuğu var mı, onu da bilmiyoruz. Şaziye Bozkuş, anca öldürseydi, öldürülseydi haberlerde azıcık daha geniş yer bulabilirdi. “Yirmi bin lira borcu vardı,” dedi kocasının ardından. Belediye zabıtaları sürekli tablasını alıp götürdüğü için, kestane ve antepfıstığı satarak dünyanın kendisine çok gördüğü şeyin hiç değilse birazını kopartıp almaya, evine götürmeye çalışan Cemil Bozkuş borçlarını ödeyememişti; ödeyemeyecekti belli ki.

Cesedi polis aldı. Adlî Tıp'a götürdü. Baktılar, hemen ailesine teslim ettiler. Şüphelenecekleri, araştıracakları ne olabilirdi ki? Cemil Bozkuş yoksuldu, seyyar satıcıydı, ödeyemeyeceği bir borcun altına girmişti; altında kalmış, kendini asmıştı işte! Her şey gayet olağandı. Cemil Bozkuş sessiz sedasız gömüldü.

61 yaşındaydı. Emekli olacağı, yan gelip yatacağı, sıkılacağı, kahveye çıkacağı, belki hayvan besleyeceği, belki çiçek bakacağı, belki kendine yeni hobiler edineceği... Yok artık!

Cemil Bozkuş bunları yapamazdı. Değil mi? Tuhaf kaçardı. Nasıl Adlî Tıp'takiler, yirmi bin lirayı ödeyemediği için bir yoksulun intihar etmesini -haliyle- olağan karşılıyorsa, biz de Cemil Bozkuş'un hobiler edinemeyeceğini öylesine tabiî bir şekilde, biliyoruz.

Cemil Bozkuş, Türkiye'nin en zengin adamlarından birinin -Ali Koç'un- “çocuklarımın geleceğinden endişeliyim” beyanından dört-beş gün sonra, ayağını basması için dünyanın ona sunabildiği tek şeye, plastik bir sandalye veya köhnemiş bir tabureye tekmeyi vurmuştu.

* * *

Büyük ailenin görece genç ve atılgan temsilcisi çocuklarının geleceğine dair endişelerini dile getirdikten iki gün sonra, Cemil Bozkuş “artık yeter” demeden bir gün önce, kırk yaşındaki bir kadın, hasretini, hıncını, onurunu, azmini usulca yanındakilere aktarıp gidiverdi. Kocasını götürüp kaybettiklerinde Kiraz Şahin yirmi yaşındaydı. Dört yaşındaki kızıyla bir buçuk yaşındaki oğlunu alıp, Cumartesi Anneleri'nin bağırlarını devletin zulmüne açıp haykırdıkları meydana sığınmıştı. “Çocuklarım burada büyüdü, torunum buraya doğdu, ben burada yaşlandım, ama devleti yönetenlerin vicdanındaki kabuğu kıramadım,” demişti yıllar sonra.

Kiraz Şahin, gaddarlığa, umursamazlığa, vicdansızlığa, dünyanın en korkunç, en katlanılmaz arayışına ve bekleyişine daha da dayanırdı, ama bedeni izin vermedi. Kiraz Hanım çocuklarının geleceğinden endişe duyanların yeni zevkler aradıkları, resim kurslarına, yogaya başladıkları, sosyal sorumluluk projelerine katıldıkları yaşlara gelmişti ki, bedeni, “bundan sonrasında yokum” dedi. Ona, emekli olamayacağını, yan gelip yatamayacağını, resim kurslarına başlayamayacağını, devletin götürüp kimbilir nerede nasıl yok ettiği belediye işçisi İsmail Şahin'in kemiklerini bile bulamayacağını söyledi belki.

Kiraz Şahin de, kucakladığı gibi Cumartesi Anneleri'nin yanına sığındığı çocuklarının geleceğine dair endişe duymuş muydu o vakit? Nasıl bir endişe..?

Doktorlara bakarsanız, Kiraz Şahin mide kanserinden öldü. Yaşar Abi'ye sorsanız “kahrından” derdi mutlaka.

Yaşar Kemal, Cemil Bozkuş için, Kiraz Şahin için dertleniyordu, bu yüzden yazmıştı. Yazarlığı gibi insanlığı da büyüktü çünkü kendini büyük insan saymamış, saydırmaya çalışmamıştı. Tevazu olmadan başka herhangi bir erdemin hükümsüz kalacağını öğretenlerdendi.

Onu uğurlamaya herkes koştu. Kiraz Şahin'in dostları, çocukları, onların arkadaşları, daha bir güvenli, ne yaptıklarını bilerek, topluca yürüdüler caddede. Cemil Bozkuş'lar yol kenarından izledi veya bu seferki kalabalığa en fazla ne satılabilecekse tablasına onu dizme telaşına düştü. Çocuklarının geleceği için endişelenen, emekliliğinde yan gelip yatabilen, hobilere sahip olanlar da geldiler. Onlar daha bir rahat girip çıktılar Teşvikiye Camii'nin avlusuna.

Ve içindeki küfrü ve nefreti din halinde paketleyip satan bir çirkin adam, pekâlâ arkasını dönüp çenesini tutabilecekken, ilgilenmeyebilecekken, kendisini âlim sayıp ondan feyz alanlara mesaj yolladı. “Rotterdam Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.” gibi bir sıfatla ortalıkta dolaşan Ahmet Akgündüz adlı şahsın, Yaşar Kemal'in ölümü üzerine attığı tweet:

“Yaşar Kemal öldü; ancak hayatına ait ayrıntılar içinde henüz 'Allah rahmet etsin' diyeceğim bir ipucu bulamadım.”

Bu programımızda, yaşayanlar, ölenler, yaşamak, ölmek, Allah'ın rahmet ettiği-etmediği, etmeyeceği şahıslar, pislik, çirkinlik gibi konuları ele aldık, sayın seyirciler, gelecek sefere buluşmak üzere...

Ümit Kıvanç'ın kişisel blog'u: Riya Tabirleri