Cumartesi gecesi ateşi

Biz hepimiz anladık ki, her zaman herkes için geçerli olan, herkesin uymakla yükümlü olduğu, uymazsa her uymayanın başına ne geliyorsa onun başına geleceği, nesnel bir yasal zeminimiz ve çerçevemiz yoktur. Zemin de çerçeve de devletindir.

Dünyanın en gariban bölgeleri dışında nerede kim bu başlığı okusa, aklına John Travolta'yı meşhur eden film (“Saturday Night Fever”) gelir. Travolta'nın canlandırdığı Tony Manero adlı genç, ailesiyle, işiyle, mahallesindeki çete kavgalarıyla boğuşurken, haftasonları diskoya gelip kendini dansa verir ve dertlerini geçici bir süre için savuşturur bu filmde. Disko müziğini “meşrulaştırmak” ve yaymak gibi bir insanlık suçunun işlendiği yapım, aynı zamanda, gerçekte ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu sonradan anlayacağımız Travolta'yı baştan disko maymunu olarak tanımamıza yolaçmış, bu şekilde insan haklarını da çiğnemiştir! (O kadar ki, Travolta'nın buradaki hali, cahil İslâmcı propagandacılar tarafından görülse, Beatles'tan önce, hem kışkırmış hem yoz liseli diye manşete çekilebilirdi.) Fakat mevzumuz bu değil. Hani mevzumuza da çaktırmadan okuru ısındırıp köşeyazarı başarı puanımı yükselteyim diye suçtu haktı böyle lafları araya katıyorum, hukuklara göndermeler yapıyorum.

Biz, dünyanın Türkiye adlı bu parçasında yaşayan ve burada yaşadığı için sahiden dünyanın bir parçasında yaşayıp yaşamadığından bazen şüpheye düşen mâlûm insan türü, Cumartesi gecesi, birdenbire ortaya çıkan tahliye kararlarıyla, mahkeme kararı uygulamayan savcıyla, “yok hükmündedir!” haykırışlarıyla, “alın o hakimi” diye bağıran hukuk profesörüyle, mahkemeyi yanlış bilen eski bakanla, filan... işte, anladınız siz; hayatımızı bunlarla geçiririz. Yazı yayına hazırlandığı sırada yargı eylemleri, yok hükmünde saymalar, yok hükmündeyi yok hükmünde yapmalar devam etmekteydi. Bu yüzden skor tahmini yapamayacağım.

Cumartesi gecesi, bu memlekette hukukun varolmadığı, şimdiye kadar bu kavramla tanımlanan şeyin gerçi zaten hukuk deyince anlaşılması gereken şeyden bambaşka bir şey olduğu fakat bu son damlayla birlikte herhangi bir mahkeme kürsüsüne dizilebilecek ezcümle bardakların dolup dolup taştığı falan... yine anladınız, eminim; bunlar anlaşıldı. Yani... bir daha anlaşıldı. Birilerine göre sanki ilk, hepimize göre yüz bininci defa.

Yani, muhterem okurlar, biliyorum, böyle olmaması gerekiyor, köşeyazarınız aciz kalmamalı, kalsa da bunu size belli etmemeli. Lâkin bir meselenin kırk bininci defa -yüz müydü?- anlaşılması fakat aslında bu anlaşılmaya asla anlama ile ilişkili bir anlam yüklenememesi durumuna tıpta ne ad verilir, inanın bilmiyorum. Mühendislikte bir ad veriliyorsa, köşeyazarları odasından kovulayım ki, onu da bilmiyorum. Gerçi köşeyazarlarının odası mı var yoksa Özal zamanı yazılarının yanına kol kavuşturmuş fotoğrafları da konmaya başladığında salona mı geçtiler, bunu da bilmiyorum. Evet, madem bilmiyorum, konuyu buraya saptırmamalı, sapacaksa önceden davranıp girilmez levhası koymalı, sizi bildiğim yollardan götürüp bildiğim durağa vardırmalıyım ki, Orta Asya jeopolitiğinden gen teknolojilerine kadar her konuda yazabilme ehliyetim elimden alınmasın. Heyhat! Oldu bir defa!..

Bilememekten kaybettiğim puanları bari meseleyi toparlayarak telafi etmeye çabalayayım.

Zannederim bize şöyle denmişti: Bu kuracağımız cumhuriyette hukuk diye bir şey olacak. Hattâ behemahal hukuk devleti olduğumuzu ilan edeceğiz. Fakat hukuku vatandaşlar arasındaki meseleler için ithal edeceğiz. Borç alırken, verirken, daha çok da ödemezken veyahut evlenirken boşanırken İsviçreliler, Fransızlar ya da Batı'dan münasip başka birileri ne yapıyorsa ona göre şeyedeceksiniz.

Ve fakat devletle kul, yani yurttaş karşı karşıya gelirse, yani madem şurada samimi konuşuyoruz, şayet devlete karşı gelirseniz, şekil itibarıyla yine karşınıza hukuk kılığında çıkarız, ama dünyayı da size dar ederiz.

Zaten bizim “ancak hukuku”muzun menzili de buraya kadardır. Devletle karşı karşıya gelirseniz, her türlü kanunun, o an için o klasörlerin yalnız birilerinin bildiği biryerlerinden bulunacak başka her türlü kanunla geçersiz kılınabileceği, ağırlaştırılabileceği, şöyle değil de böyle uygulanabileceği, güzel bir düzenek kurduk, ondan kaçamazsınız. Artı 13 – Şiddet, korku ve kötü örnek olabilecek davranışlar içeren şekliyle söylersek: Evirir çevirir, geçiririz.

Biz hepimiz anladık ki, her zaman herkes için geçerli olan, herkesin uymakla yükümlü olduğu, uymazsa her uymayanın başına ne geliyorsa onun başına geleceği, nesnel bir yasal zeminimiz ve çerçevemiz yoktur. Zemin de çerçeve de devletindir, biz de işte, burada birilerinin yaşaması ve çalışması gerektiğinden, toplumu olmayan devlet, devlet dahil kimsenin işine yaramayacağından, burada yaşamasına müsaade edilmiş, hukuktan mukuktan anca kendi aramızda dövüştüğümüzde, kira ödemediğimizde, kırmızıda geçtiğimizde nasibini alan, öyle birileriyiz.

Yine de zaman zaman, devlete dokunan-kaçanın (anladınız siz!) olmadığı hallerde işletilen bazı kurallar, devletin kuru soğuğuna karşı nem ve rüzgâr etkisi yarattığından, sağda solda ufak yosun kümeleri gibi, minik hukuk tohumları yeşermiş, biz canlılar kıtlık hallerinde bunlardan da beslenebilir olmuştuk. Devlet sağda solda yeşeren hukuk kümelerinin kimini kesip atsa, kimini zehirlese de, işe yaradıkları görülebiliyordu. Devlet bu yüzden, özel imalatı bubi tuzaklı hukukumsular yetiştirip sağa sola serpiştiriyor, bunlarla cezbettiği insanları ısırıp vampir haline getiriyordu. Fakat işte, birileri hukuku ciddiye almış, ona yemek-su verir, zaman zaman alıp gezdirir olmuştu.

Ancak her gelen darbeyle, üç gün önce yasal hak olanın üç gün sonra idamlık suç addedilmesiyle, henüz filiz vermeye kalkışan hukuk tohumları hemen büzüşüp çürüdüler. Darbesiz zamanda da, hayattaki son derdi adalet, hakkaniyet vesaire olan gaddar müteahhitler herhangi bir şeyin yeşerdiği her yere beton döktüler.

Zira, daha fenası, esasında toplum olarak bizim hukuka ihtiyacımız yoktu. Hattâ bu fikir bizi huzursuz ediyordu. Birilerini öldürmüş, sürmüş, mallarına mülklerine elkoymuş yaşıyorduk. Cumhurbaşkanlığı köşkümüzü bile çalıntı araziye yapmıştık. Herkes için geçerli evrensel kurallar falan... ne bileyim... sevimsiz geliyordu kulağa.

Ayrıca biz taraftarlık seviyorduk. Güç bizde olsun, başkaları bizim dediğimizi yapsın; istediğimiz buydu. Çünkü hepimiz, bir sabah kalkınca memleketi bütün sevmediklerimizden temizlenmiş bulacağımızı, sevmediklerimizin bir gün ansızın yok olacağını varsayıyorduk.

Hâlâ da böyle. Bu defa da başkanlık sarayımız kaçak inşaat. Üstelik şu anda hukuk da hukuk diye bağırıp çağıranlar, pek kısa zaman önce, hukukun saksıda maksıda güç bela yetiştirilmiş birkaç prematüre filizini hunharca mideye indirmiş şahıslar.

Askerî Türkiye'de, varolmadığı, hattâ tam zıttı varolduğu halde varmış gibi yapılan şeylerin başında hukuk geliyordu. Mış Gibi Çağı'ndaydık. Tantana edersen kafana hukuku geçiriyorlardı. Cemaat'li AKP ile birlikte Taş Çalma Çağı'na geçtik. Hukuk bir vardı bir yoktu, olmadığı yerler bulunuyor, olduğu yerlerden tıkaç yapılıyor, oradan alınıyor buraya konuyor, var mı yok mu saklanıyor, sansatü denip koz oynanıyordu. Şimdi gelinen yeni aşama daha net: Yok İşte Lan Sana Ne Çağı! S..tırtma Hukukuna Çağı.

Cumartesi gecesi hukuk bilmemne oldu. Evet oldu. Beterdi, besbeter oldu.

Diyorlar ki, hepten yok oldu. Olsun! Olsun ki, daha fazla kendimizi kandırmayalım. Olsun ki, hukuk diye bir anlaşma zemini olmadan herhangi bir toplumun birarada yaşayamayacağını, bizimkinin gerçek manada bir toplum hayatı olmadığını anlayalım.

Bu ülkede Burhan Kuzu hukuk profesörü, muhterem okurlar...