Çünkü ben aptalım

Salı günkü yazımdan ötürü "Twitter linci"ne uğradım. Tepkiye yolaçan mevzu beş-on dakika içinde ortadan kalktı ve yine geldik "yetmez ama evet" meselesine. Zaten bir kişi için "bu, yetmez ama evet oyu vermişti" demeniz, o insanın adi, aşağılık, yüzsüz, pislik, omurgasız, satılık vesaire olmasına yetiyor.

Değerli Radikal okurları, bu defalık affınıza sığınarak, bu sütunu kişisel bir izahat için kullanacağım. Yazı da biraz uzun olacak. Gazete yönetiminin de bu zarurî tercihim için bana anlayış göstereceğini umuyorum.

Salı günkü yazımdan ötürü “Twitter linci”ne uğradım. Tepkiye yolaçan mevzu beş-on dakika içinde ortadan kalktı ve yine geldik “yetmez ama evet” meselesine. Zaten bir kişi için “bu, yetmez ama evet oyu vermişti” demeniz, o insanın adi, aşağılık, yüzsüz, pislik, omurgasız, satılık vesaire olmasına yetiyor. Hayatının gerikalanında ne yaptığının önemi kalmıyor.

Toptan sıvamayı neden tercih ediyoruz? Çünkü bizde kimsenin şurada doğru burada yanlış yapabileceği varsayılmıyor. Çünkü muarızlar, muhataplar böyleyse, onları suçlayanlar da yanlış yapabilir oluyor. Halbuki hepimizin, özellikle siyasî hareket, parti önderlerinin yanılmaz olması gerekiyor. Bu yüzden, fikir ve eylemlerin tartışıldığı bir ortamımız olamıyor, kişilerin başa çıkarıldığı veya yere çalındığı bir kültürü hep beraber yeniden üretiyoruz. Bu, özellikle itibarsızlaştırma kampanyalarında işe yarıyor. Önce bir kişiyi alçak, hain vs. ilan edebilirseniz, gerisi kendiliğinden geliyor. O kişiye ait ne varsa alçaklığın, hainliğin parçası oluveriyor. Böyle bir kültürün, insanların kolayca harcanmasından da zararlı sonucu, dışına adım atılması müthiş cesaret gerektiren bir ortalama yaratması, aykırı görüşü, tartışmayı doğmadan öldürmesi. (Türkiye'de yaşadığımız için, insan harcama kısmını sekizinci plana atabiliriz.)

Bu linç furyası sırasında pek çok insandan destek gördüm, “yalnız değilsin” dediler, moral verdiler, önce onlara teşekkür etmek isterim. Ardından, “sen de hata ettin” diyen ve niyeti eleştirmek olanlara teşekkür ederim. Umarım günün birinde onlarla tartışma, yanlışlarım dahil neyi niye yaptığımı izah etme şansım olur. Son olarak da, bana aynı sebeplerle kızan, ama linci ve saldırganlığı eleştirme cesareti gösterenlere teşekkürler. Kolay iş değildi, ortaya çıkıp, “yapmayın!” demek.

Bazıları da, ateşi körüklemeyi, “şuradan da vurun” diye işaret etmeyi ne kadar iyi bildiklerini gösterdiler. “Fırsat budur” deyip, aylardır beklettiği hesabı önceki gün o ortamda görmeye kalkanlar mı, herkesi en çok galeyana getirecek motifleri bulup “haydi haydi” yapanlar mı... Bana yapıldığını bazen unutacak kadar üzüldüm bunlara; sizi temin ederim.

AKP'nin iktidara gelişi, ilk yıllarındaki siyasî saflaşma, burada solun tutumu, 2010 referandumu, sonrasında AKP'nin, tam da yeminli düşmanlarının “böyle yapacaklar” dediği bütün pislikleri yapmaya koyulması, bu arada Taraf gazetesi, konu bensem, orada yazmam, ne yazdığım, neye tepki gösterdiğim, göstermediğim... hepsi tartışılabilir, eleştirilebilir konular; aksi mümkün mü?

AKP'nin bu memlekette sökmeyecek, çıkışsız bir totaliterizm yoluna dümen kıracağını (üstelik kaç defa, “değiştik diyorlar, ama kamuoyu önünde açık bir özeleştiri yapmadılar” diye yazmış olmama rağmen) niye göremedim, buna elbette kafa patlattım. Yanılgıma hangi düşüncelerin, varsayımların yolaçtığını, “böyle yapacaklar” diyen kimlere neden kulak asmadığımı konuşmak, tartışmak istedim elbette. Ama bunu hakkımda yalanlar uyduran, iftiralar atanlarla aynı ortamda yapmak istemedim. Hem de AKP'nin mezhep baskısına dayalı bir acayip rejime yönelişi, sanki herkesin o güne kadarki her türlü yanlışını ortadan kaldırmış, sadece referandumda yetmez ama evet diyen birilerinin yanlışı kalmıştı ortada. Normal zamanda lafını birkaç bin kişiye dinletemeyecek birkaç yüz kişi, olan bitenin başlıca müsebbibi ilan edilmişti. Oysa konuşulması gereken, sadece benim gibi düşünen ve davrananların hataları değil; en az bunlar kadar önemli başka şeyler de var.

Kendi yanlışlarımın kaynaklarına dair kısaca birşeyler söyleyeyim: Niye önderlerinin çoğunun ne mal olduğunu bile bile ilk yıllarında AKP'nin -bana göre “seçilmiş hükümet”ti- attığı birtakım adımları destekledim? (Bu arada, herhangi bir seçimde AKP'ye oy vermedim, referandumdaki evet'i de “AKP'ye oy” saymadığım için verdim.) Askerî vesayet alaşağı edilmeden herhangi bir demokrasi adımı atılamayacağına, toplumumuzun problemli ergen olarak kalmaya devam edeceğine inanıyordum ki, buna hâlâ inanıyorum. Vesayet çekilince ortaya çıkan manzara, vesayet altındaki yıllarda toplumun gördüğü hasarın en canlı kanıtıdır. İkinci olarak, AKP'nin esas olarak, yükselen yeni bir burjuvazinin çıkarlarına göre davranmasını bekliyor, dolayısıyla rotayı AB'den başka yöne çeviremeyeceğini düşünüyordum. (O güne kadar AB düşmanı olan, “yurtsever ordu”ydu, hatırlarsanız.) Bu rota da mecburen daha fazla demokratik adım demekti. (AKP için sık kullandığım tabir, “zoraki demokrat”tı -yanlış hatırlamıyorsam ben bulmuştum bunu.) Özellikle Kürt sorunu ve Kıbrıs sorununda nihayet gereken yapılabilecek diye umdum. Üçüncü olarak, çok kabaca söyleyeyim: dindarlara güvendim. Dindarlara dayanan bir iktidarın en azından bazı pislikleri yapamayacağına dair inancım vardı. Birçok dindar aydınla görüşüyor, çoğulcu-demokratik bir hayatın nasıl kurulabileceğine dair konuşuyorduk. Bunların çoğunun, iktidarı bulunca o güne kadarki hayatlarını kolayca satıvereceklerine ihtimal vermedim. Şahsen tanıdığınız insanlara siyasî kategori gibi bakamazsınız, kişiler sözkonusu olduğunda daha çok yanılabilirsiniz. Ayrıca, dindarların kitlesel olarak katılmadığı bir demokratik rejimin yaşama şansı bulamayacağını düşünüyordum; hâlâ da düşünüyorum. İçinde dindarlar da bulunmazsa Türkiye'de güçlü bir sol hareketin gelişemeyeceğine inanıyorum. Bu yüzden “karşı mahalle”ye seslenmeyi hayatî buluyorum. Vesaire...

Kısaca, herkesin iştahını kabartacağını sandığım bir konuya daha değineyim: Taraf gazetesi, geniş geniş tartışılmalıdır. Patronlarının araştırılması gereken insanlar olduğunu düşünüyorum meselâ. Ancak, evden yazısını gönderen ve gazetenin hiçbir kararında yeri, katkısı olmayan, birçok defa gazeteyi eleştiren bir adama söyleneceklerin sınırı, çerçevesi de gözetilmelidir. (Ahmet-Nedim olayı bu bakımdan ilginç bir örnektir meselâ.) O zaman Taraf'ı “Amerika”nın Tayyip Erdoğan liderliğinde Büyük Ortadoğu Projesi kurma operasyonu çerçevesinde, yurtsever Türk Silahlı Kuvvetleri'ni tasfiye amacıyla çıkardığını, Yasemin Çongar'ın da “Amerikan ajanı” olduğunu iddia eden birileri bugün başka birilerine hesap soruyorsa, kimse de onlara laf etmiyorsa, ortada pis bir vaziyet yok mu? Taraf'ta yazmış herkesi, üstelik yazdıklarını doğru dürüst okumadan “Cemaat tetikçisi” ilan etmek, mâkûl -ve masumane- bir tavır mı? Beş yıl yazdım. (İki buçuk yılının parasını alamadan ayrıldım. Başından itibaren süren bu para ödenmemesi vaziyetini, gazetenin Cemaat ile ilişkisinin olmadığına işaret saymıştım. Aksi halde maddî imkânsızlık çekilmezdi, diye düşünmüştüm.) Başlangıçta haftada iki yazıyordum, sonra bire indirdim, toplam 250-300 arası yazı ediyor. Biri bu yazıları elden geçirse ne kadarında “AKP'ye destek” diyebileceği şeyler, ne kadarında -AKP'ye, özellikle Erdoğan'a, İslâmcılara, gazeteye, gazetenin başka yazarlarına- gayet okkalı eleştiri bulur? Biliyorum, önemi yok. Geçeyim.

Velhâsıl, geçmişe dair bütün konularda ben dahil birçok insanın yanlışlarını görmesi, açıklaması, bir tür özeleştiri yapması gerekir. Fakat görülmeyen şu ki, bu yapılmıyor değil. Özeleştirinin tek tarzı yok. Vaktiyle, okumuş-yazmış diye mâkûl insandır sanıp Davutoğlu hakkında olumlu bir yazı yazdığım için şimdi aylarca uğraşıp onun Türk dış politika doktrini haline gelmiş Stratejik Derinlik'ini paramparça eden bir kitap yazmam, “evet, ben de çok aptalım” dememden daha işe yarar bir özeleştiri şekli değil mi? “Tapeler”in, özellikle mâlûm sıfırlama konuşmasının sahiciliğini ispat için uğraşıp ortaya kanıt koymak sayılmaz, “aptalmışım” demek mi sayılır? Kabataş yalanının inkâr edilemeyecek şekilde yüze vurulması, Soma'da kaza sebebine ilişkin yalanın ilk andan ortaya çıkarılması gibi mevzularda somut, ayrıntıya dayanan çalışmalar yapmak geçersiz, peki, ne geçerlidir?

Bunlar birilerini tatmin etmiyor, çünkü onların kendilerini doğrulamasına, yüceltmesine hizmet etmiyor. Ayrıca kendini solcu sayan birilerinden “tam bir orospu çocuğusun” mesajlarının yağdığı ortamda istenen şeyin sahiden özeleştiri olduğunu düşünebilir miyiz? Sanmıyorum. Dertleri işlerine gelmeyen şeyleri söyleyen insanları itibarsızlaştırmak olan birilerinin tam da tartışma ortamını engellemeyi amaçladıklarını, insanları birbirleriyle konuşamaz hale getirmenin her zaman, ortamı kontrol eden birilerinin çıkarına iş gördüğünü tarihten de biliyoruz. Belki karşı mahalle ile konuşmak, tartışmak yerine bütün gayretimizi kendi mahallemizde birbirimizle boğuşmaya harcadığımız için mahalleden çıkamıyoruz. Çok ama çok üzücü olan, ortamımızın, kültürümüzün çıkışsızlığı görmeye engel olması.

Dünkü Twitter linci sürerken, birçok insan mesajla ya da arayıp, niye cevap vermeye, açıklama yapmaya çabaladığımı sordu, beni bundan men etmeye çalıştı. Gerçekten, bariz küfür-hakaret etmeyen çok insana cevap vermeye uğraştım. “Bu sana yapılan ne ki, linç Ali İsmail'e yapılana denir” gibi sözler hakikaten insanın böğrüne saplanıyor; bunları işitirken, aradan sıyrılıp bir tane de ben vurayım'la yetinmeyen, özel olarak amigoluk yapan güya arkadaşlara bile birşeyler demeye çalıştım. Niye, o anda bilemedim, sonradan bulabildim, işte burada açıklıyorum: çünkü ben aptalım.

Blog'uma bir izahat metni yazıp koydum. Merak edenler için bu yazının linkini de vereyim: Zorunlu bir açıklama [http://riyatabirleri.blogspot.com/2015/06/zorunlu-bir-acklama.html?spref=tw].

Bugün sütunu bu uzun kişisel izahat ile işgal ettiğim için anlayış gösterilmesini umuyorum.