Devletten şüphelenmeyen bizden değildir

Münasip bir bağlantı hattı izleyerek şu noktaya varmaya takatim yok; kısa yoldan söyleyeyim: Öyle bir yerde böyle bir katliam, devletin, en azından devlet içinden birilerinin bilgisi, göz yumması vs. olmaksızın gerçekleştirilemez. Suruç'ta herhangi bir kimsenin, elinde o güçte bombayla, polisin, MİT'in, daha bilmediğimiz bir sürü gizli devlet örgütünün dikkatini çekmeksizin dolaşması bile mümkün olamaz.

20 Temmuz, 16:00 suları. Can verenlerin sayısı galiba 30'u geçti (emin değiliz), en az 35 de ağır yaralı var. Her konuşan, “kayıplar artabilir” diyor.

Urfa/Suruç'ta, Kobanê'ye geçmek üzere bekleyen gençlerin kim olduğunu, Rojava'ya ne yapmak için gitmek istediğini gerçi artık biliyorsunuz. Ama tekrarlayacağım: İncik boncuklar şunlar bunlar yapıp satıp para toplamış, birilerine birşeyler ördürtmüş, oyuncak aldırtmış, bir MİT TIR'ına koysan muhtemelen doldurmayacak mütevazı yardım malzemesi vardı yanlarında. Esasen, içlerindeki, ruhlarındaki bir şeyi götürmeye çalışıyorlardı. Bir tür açlıkla gidiyorlardı aynı zamanda: zorluk darlık içindeki insanlara yardım edecekler, ruhlarını besleyeceklerdi. İnsan olan bu açlığı çeker. İnsan olanın ruhu dayanışmayla beslenir. Başkaları için birşeyler yapınca beslenir. Kendine yontmayla değil, kendine almayla değil, vermeyle beslenir, verecek şeyi toparlamayla beslenir, karşılık beklememeyle beslenir. İyi bir şey filiz vermişse, ucundan tutmayla beslenir.

Bu bencilik ve bencillik dünyasında, başka insanları gözü anca akıllı telefonunun ekranında, bir selfie'nin kıyısında yanlışlıkla belirirlerse görebilenlerin, yoksulluğu yoksulların suçu sayanların âleminde, evet, hâla, “insanın ayırt edici niteliği” diye bir şeyi başka insanlarla kader birliğinde, dayanışmada, kendinden zor durumdakine destekte arayanlar var.

Suruç'ta can veren solcu gençler, tam da o yaşların icabı bir özgüvenle, ama elbette, bundan çok daha derinde, çok daha güçlü olarak, içlerindeki iyilik etrafa bakışlarına da yansıdığı için, kendilerine bu muazzam kötülüğün yapılabileceğini varsaymamışlardı. İntihar bombacısı (veya bombalı çantayı bırakan - henüz kesin bilmiyoruz) ortalarına kadar sokulabildi. İyiliğin coşkusu, haksızlığa, adaletsizliğe karşı harekete geçmiş olmanın şevki, etrafta kötülük aramaktan alıkoydu gençleri. Biliyoruz ki cesurdular, biliyoruz ki fedakârdılar, biliyoruz ki, akıl etseler icabını yapmaya çabalayacaklardı. “Bize bir şey olur mu”yu düşünmediler muhtemelen. Aklından geçiren olduysa da ötekilere belli etmedi. Başlarına bir iş gelecekse, bunun devletten geleceğini düşünmüş olmalılar. Ne kadar haklılar.

Kobanê dayanışması için Suruç'ta toplanmış gençler, kendilerini korumak üzere, bulundukları yere gireni çıkanı aramaya kalksalardı, şimdi acaba kaçı tutuklanmıştı?

Kendisine sorumlu olduğu ildeki muhtemel DAİŞ varlığına dair soru sorulduğunda soran gazetecileri gözaltına aldıran -ve bu hareketiyle, sadece son yılların şirretçe hükümet üslûbuna değil, bütün bir devlet geleneğimize ne kadar yakışır bir şahsiyet olduğunu ortaya koyan- Urfa Valisi, bu gençlerin kendilerini korumaya kalkmaları halinde polislere nasıl emirler verirdi? Hattâ muhtemelen onun emir vermesine bile gerek kalmaksızın, polis neler yapardı?

Hükümet propaganda aygıtı, devlet otoritesini tanımıyorlar diye onları kimbilir nelerle itham eder, bundan “DAİŞ'ten tehlikeli” kaç yeni mihrak üretirdi.

Peki bizde devlet, kural olarak, bu gençleri korur mu? Gençler solcu; dolayısıyla cevap belli: Böyle gençler korunmaz, olsa olsa bizzat devletçe de öldürülür. Veya öldürüleceklerse engel olunmaz. Bu gençler dünyaya kısacık bir an, hayatlarının o son anında, hayatın bütün bilgisini o sırada topluca almış olarak, kutsal diye nitelendirmemiz gereken o şaşkınlıkla bakar ve bizden koparken, eminim, devletin birtakım uğursuz bilgisayarlarında, her birinin sekizer onar fotoğrafı yüklüydü. Yola çıktıklarından itibaren izleniyorlardı; aksi mümkün mü? Hem devlet izliyordu onları hem kader. Devlet, solcu faaliyetlere giriştiklerinde başlamıştı izlemeye, kader, ana rahmine düştüklerinde. Çünkü bu ülkede doğdular.

Münasip bir bağlantı hattı izleyerek şu noktaya varmaya takatim yok; kısa yoldan söyleyeyim: Öyle bir yerde böyle bir katliam, devletin, en azından devlet içinden -bu işe gücü yetecek- birilerinin bilgisi, göz yumması, yol vermesi vs. olmaksızın gerçekleştirilemez. Suruç'ta herhangi bir kimsenin, elinde o güçte bombayla, polisin, MİT'in, daha bilmediğimiz bir sürü gizli devlet örgütünün dikkatini çekmeksizin dolaşması bile mümkün olamaz.

Bu katliamı DAİŞ yaptıysa, mutlaka devlet içerisinden birileri de -en azından!- göz yumdu.

Genel olarak bunun aksini düşünmemiz için en ufak bir sebep yok. Oysa devletin aksini kanıtlaması, istese, çok kolay olurdu. Daha yeni, Diyarbakır örneği var önümüzde: Her şey, devlet içinden birilerinin katılımına işaret ediyor.

Böyle bir vahşet karşısında dahi yüreklerindeki kini, ırkçılığı, hele dindarlık adına oraya doldurdukları pisliği dışavuran alçak zevat ve bunları hâlâ insandan sayanlar, maalesef yine karşımıza çıkan, bir başka konu başlığı. Veya çöplük adresi. Bunların tedavisinin mümkün olduğuna inanmıyorum. Niyetleri de yok zaten. İnsandışılıklarından memnunlar.

Pervasızca işlenen bütün devlet cinayetlerinin üzerinde, toplumun bu kesiminin sağladığı koruma şemsiyesi, ardında da bu ırkçı pisliklerin desteği var.

Katliamın ardından HDP'nin iki önemli yetkilisi, Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder, bu saldırının Kobanê çevresinde meydana gelen dayanışmayı hedef aldığını söylediler. Muhtemelen daha geniş bir yelpazeye yayılan, başka hedefleri de var. Ancak ilk aşamada bizim gibi sıradan insanların önemsemesi gereken sanırım bu. Zira bu, bizim, memlekette adil, çoğulcu, demokratik bir hayat isteyen insanların etkili olabileceği bir alan. Dayanışmayı yaymak, güçlendirmek, derinleştirmek, ancak, bu tür saldırıları boşa çıkarabilir, hattâ böylece katillerin amaçladıklarının tam tersi sonuçlara yolaçılabilir.

Bugünlük böyle, kusura bakmayın. Mâkûl olmak, olayın orasını burasını düşünmek, sebepler, hedefler, sonuçlar vs. üzerine kafa yormak, bizden gizlenen gerçeklere dair işaretleri hükümet yetkililerinin tavırlarından çıkarmaya çalışmak şu anda becerebileceğim iş değil. (Sadece Hüda-Par genel başkanının saldırıyı kınadığını gördüm, “neyse bari...” dedim içimden, bunu belirteyim.)

O gençleri oraya coşkuyla koşturan dayanışma duygusunu hissettikçe kahroluyor insan... Bu rezil dünyaya, kapitalizmin bütün zehirine karşı tek panzehir o.

(Oysa size uzun süredir Kobanê'de bulunan ve sinema başta, kültürel alanlarda güzel işler yapmaya çabalayan sinemacı dostum Önder Çakar'ın mektubunu ve çağrısını aktaracaktım. Şuradan okuyabilirsiniz: http://goo.gl/Fvocwz ve belki şimdi daha da büyük şevkle katılabilir, destek olabilirsiniz.)